🦈 Peygamberimizin Kanını Içen Sahabe Hadisi

RAMAZAN Peygamberimiz (s.a.s.)’in, “evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennem ateşinden kurtuluş” olarak nitelediği, “.bu aya ulaşıp da –kendi kusurundan dolayı- Cennetlik olmayı beceremeyenin burnu sürtülsün.” dediği Ramazan ayı, ilahi rahmetin müminlerin gönüllerini doldurduğu müstesna bir aydır. Peygamberimizin Ağrılara Karşı Okuduğu Dua Euzû bi-izzetillahi ve bi-kudretihi min şerri ma ecidü ve uhaziru. Hissettiğim ve çekindiğim şeyin şerrinden Allah'ın izzet ve kudretine Hâkimde Ebu Bekre'den benzeri bir hadisi rivayet etmiş ve şunu ilave etmiştir: "O sadece Medine'ye gelemeyecek. Onun tüm geçitlerinde iki melek o Deccal'e karşı orayı koruyacak." Peygamberimizin Ye'cucme'cuc Hakkındaki Hutbesi "Dediler ki: "Ey Zülkarneyn! Doğrusu Ye'cüc'ın Me'cüc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. İlmitalep etmek, her Müslümana farz olduğu gibi, ilmi neşretmek de böyledir. Hadis–i şerifte de, hikmetin, mü'minin kaybolmuş malı olduğu, nerede bulursa, derhâl alması gerektiği bildirilmiştir. Ayrıca, "Burada olanlarınız, burada olmayanlara tebliğ etsinler! Belki de kendilerinden daha anlayışlı birine tebliğ etmiş Meşhur Tabii’nden Muhammed bin Şîrîn (ra) ise şöyle demiştir: “On kadar sahabeden hadis işittim. Hepsi de lâfızlarda ihtilâf ederlerdi. Fakat mânâ aynı idi.”. Üstad Bedîüzzaman Hazretleri ise, “Nakli hadisi bi’lmânâ caizdir.” diyerek, hadisleri yalnız mânâları ile nakletmenin caiz olduğunu bildirmiştir.5 1 İtikadî Mezhebler: İnanç esaslarının açıklanması hususunda, Kur’an’daki muhkem (hüküm ifade eden anlamı açık ayetler) ve müteşabih (birden fazla anlama gelebilen) ayetlerin izah edilmesi, kulların fiilleri, Allah’ın sıfatları ve fiillleri v.s. gibi hususlardaki farklı anlayışların sonucu ortaya çıkmıştır BeyazElbiseli Melek ve Hikmet: Cibril Hadisi. Cebrail aleyhisselamın Sevgili Peygamberimize sorular sorup tasdik etmesi, ayrıca Peygamber aleyhisselamın, “O Cebrâil’di, size dininizi öğretmeye geldi.” buyurması, Cibril hadisinde geçen bilgilerin vahiy kaynaklı ve vahyin kontrolünden geçen bilgiler olduğunu gösterir. Dil xGaZ. Okuyacağınız hikayeyi bize sahabilerin içinde en çok sayıda hadis rivayet etmiş olan İbn-i Abbas anlatmaktadır. Karanlık bir geceydi; soğuk ve dondurucu bir kış gecesi. Ayaz insanın iliklerine işliyordu. Halife Hz. Ömer’i görüp onunla biraz konuşmak üzere evden çıktım. Her taraf ıssız ve sessiz, bütün şehir uykularının en derin rüyalarında soluyor olmalı. Sokaklarda in cin top oynuyor. Yolumun ortalarına doğru önümde insan olduğunu tahmin ettiğim bir karaltı belirdi. Biraz daha yaklaşınca gerçekten insan olduğunu gördüm. Karşımdaki de verdiğim selamı almak üzere başını kaldırıp yüzünü bana çevirince hayretten şaşakaldım. Çünkü önümde benim ziyaretine koyulduğum Hz. Ömer’den başkası değildi. Gecenin bu saatinde herkes sıcak yatağında mışıl mışıl uyurken koca bir halifenin yapayalnız sokaklarda dolaşmasını bir sebebe bağlıyamıyordum. Üstelik bu dondurucu kış gecesinde. Merakımı yenemeyerek, hemen söze başladım; “gecenin bu saatinde yapayalnız niçin dolaşıyorsun?” Hz. Ömer bana sokularak koluma girdi ve işin yoksa beraber yürüyelim diye teklif etti; “hem sana yürüken niçin yalnız başıma gezintiye çıktığımı da anlatırım” diye ilave etti. Ben “zaten sana geliyordum; biraz görüşür, sohbet ederiz diye düşünmüştüm. Madem ki böyle oldu; gezinirken konuşuruz.” cevabını verdim. İkimiz birlikte yola koyulmuştuk; benim içim içime sığmıyor, neredeyse meraktan çatlıyordum. Bir aralık soru soran gözlerimi Halife’nin yüzüne diktim; haydi söze başla; anlat bakalım niçin ayazlı bir gecenin bu saatinde tek başına sokaklarda dolaştığını” demek istiyorum. Halife Hz. Ömer’de zaptedilmez merakımı anlamıştı. Ama başka meselelerden konuşuyor, fakat bir türlü gecenin bu saatinde niçin dolaşmakta olduğuna lafı getirmiyordu. Birlikte gezinirken her evin kapısı önünde epeyce bir müddet dikiliyor, kulağını kapıya dayayarak içerisini dinliyordu. Evlerin kapılarında dikilip içerden bir ses geliyor mu, gelmiyor mu, diye dinleye dinleye sokak sokak Mekke mahallelerini dolaştık. Hiçbir tarafta çıt yoktu, herkes bölünmez uykularının salıncağında soluyordu. Belki de şu koca şehirde gecenin bu saatinde Halife Hz. ömer ile benden başka uyanık olan tek kişi yoktu. Yavaş yavaş Hz. Ömer’in neden gezintiye çıktığını anlar gibi oluyordum. Anlaşılan şehir halkından herhangi birisinin bir derdi, bir sıkıntısı yüzünden uykusuz kalıp kalmadığını yakalamak istiyordu. Bu yüzden sokak köpeklerine kadar şehrin bütün canlıları sıcak yuvalarında uyurken müslümanların reisi sıfatı ile Hz. Ömer onlara bekçilik ediyor; onların rahatı için uykuyu kendine haram ederek sokak sokak bu ayazda dolaşıyordu. Bütün mahalleleri kapı kapı dolaşınca şehrin dışına çıktık. Sağda solda tek tük çadırlar vardı. Onların da kapıları önünde durup ağlama sızlama var mı diye içeriyi dinledikten sonra yolun en ucundaki bir çadıra sıra geldi. Diğerlerinde olduğu gibi bu çadırın kapısında da dikilerek içeriyi dinledik; birbirine karışmış durumdan ağlayan çocuk sesleri geliyordu. Epeyce dinledikten sonra Hz. Ömer kapıyı vurup selamla birlikte içeriye daldı. Evin içi karmakarışıktı. Durmadan ağlayan çocukların gözleri şişmiş; yüzleri akan yaşların çizgileri ile benek benek kararmıştı. Yaşlıca bir kadın ocağın başına oturmuş hem ateşin üzerinde kaynayan tencereyi karıştırıyor hem de halsizlikten dizinin dibine serilen minicik yavruları susturmaya çalışıyordu. Kadın da bitkin ve halsiz görünüyordu. Bu haline rağmen Hz. Ömer’in selamına gülümser olmasına çalıştığı bir çehre ile aldı. Anlaşılan evine gelenin Halife Ömer olduğunu bilmiyordu. Kim bilir Halife’yi tanımıyordu bile. Zate gecenin bu ilerlemiş saatinde şehir dışındaki bir çadırın kapısını Halife’nin çalacağını kim düşünebilirdi. Hz. Ömer ra. kendini tanıtamadan tatlı bir dille kadına sordu “valide bu yavrular niye böyle durmadan ağlıyor?” Kadın içini çekerek kısaca “iki günden beri açtılar da ondan” diye cevap verdi. Hz. Ömer “peki niye önlerine yemek koymuyorsun?” diye soracak oldu hıçkırıklar birden kadının boğazına düğümlendi. Durmadan akmaya başlayan gözyaşları arasında bize içini dökmek üzere söze başladı. “Oğlum” dedi Halife Ömer’e “sen şu ateşte kaynayanı yemek mi pişiyor sandın; ne gezer!.. Yavruları avutabilmek için çakıl koydum tencereye; durmadan kaynatıyorum. Pişirecek hiçbir şey yok. Bu gördüğün yavrular benim, anasız babasız yetim torunlarımdır. Oğlum, kocam ve kardeşlerimin her biri bir muharebede şehit düştüler. Evin geçimini temin edecek bir erkeğim yok. Ben de hem yaşlı ve hem de kadın halimle halim kalmadı. İşte böyle aç ve perişan kaldık. Soylu bir aileden varlık için büyümüş ve yokluk nedir hiç bilmemiş bir kızı olduğum için kimseye gidip halimi anlatmaya, el açıp bir şeyler dilenmeye de yüzüm tutmuyor. Her şeyi bilen yüce Allah bir sebebini yaratıp rızkımızı gönderinceye kadar böyle ağlayıp beklemekten başka çaremiz yok.” Hz. Ömer kadın dinlerken yanmakta olan bir mumu gibi eriyor, yüzü renkten renge giriyordu. Kadının sözünü bölerek üzgün bir sesle “valide, şehirde oturan müslümanların emirine, Halife Ömer’e neden başvurup durumunu anlatmıyorsun?” diyebildi. O ana kadar kesintisiz olarak gözyaşı döken kadının derin üzüntüsü yerini anlatılmaz bir kin ve kızgınlığa bıraktı. Hiddetten kararan bakışlarını Halifeye dikerek şu sözleri söyledi. “Dilerim ki o Halife Ömer daha dünyada iken bulsun Ahirette de elim yakasından kopmasın.” Hz. Ömer kekeleye kekeleye “Niçin Ömer’e böyle beddua ediyorsun valide! Onun bu işte günahı nedir?” dedi. Kadın aynı kızgınlıkla bu sözlerin cevabını yetiştirdi “evladım!.. Ben şu ihtiyar halimle iki günden beri gece gündüz demeyip yetim avuturken o nasıl rahat yatağında uyuyabilir? O, müslümanların reisi, baş bekçisi değil mi? Bizler evvela Allah’a sonra do onun eline emanetiz. Gelip de benim halimi nasıl sormaz. Müslümanların reisi olmayı böyle kolay mı sanıyor!..” Hz. Ömer yavaş yavaş dolmaya başlayan göz pınarlarını kadından saklayarak “valide haklısın, doğru söylüyorsun; ama zavallı Halife’nin işi bir iki değil ki. Kimbilir başını kaşıyacak kadar bile boş zamanı yoktur. Hem sen gidip derdini anlatmadıktan sonra o senin halini bilmez ki, diye kadının öfkesini dindirmeye çalıştı. Fakat kadın aynı kızgınlıkla sözlerine devam etti. “Madem ki dertlilerin derdini zamanında haber alıp çaresine koşmayacaktı, zamanında niye Halife olmayı, müslümanların başına geçmeyi kabul etti? Böyle çürük bir mazereti hiç dinler miyim ben? Zavallının işi çokmuş!.. Nedir işi yine savaş mı? Yanında inleyenlerin sesine kulak vermez. Şehrinde açlıkla pençeleşen yavrular yaşıyor. Halife bunlara göz yumarak uzak diyarlardaki şehirlere gaza, gaza diyerek asker yürütmekle; gencecik delikanlılarımızın kanını yabancı topraklara akıtarak kadınları bırakmayı marifet mi sanıyor? Benim babam, amcam, dayım ve gencecik oğlum hep onun ordularında şehit düşmedi mi? Şimdi kim bilir yine nice kadın ve çocukları kocasız ve babasız bırakıp, aç ve çıplak bir sefaletin kucağına atacak. Böyle dertlerimize yeni dertler eklesin diye mi biz onu başımıza geçirdik?” Tam bu sırada çocuklar sözleşmişler gibi hep bir ağızdan yanık sesleri ile ağlaşmaya başladılar. Çocukların bastıran çığlıkları kadının öfkesini bir kat daha arttırdı. Ellerini havaya kaldırarak ve sesinin çıktığı kadar bağırarak sözlerine şöyle devam etti “Bu evdeki canlıların göğüslerinden boşalarak yükselen inilti ve çığlıkları şimşek ve yıldırım eyleyerek Ömer kulunun başına yağdırmasını dilerim. O varsın dul bir kadınla yetim yavruların beddualarını yağmur sansın. Tez elden ona gönlümün dilediği bir bela ver de kıvranırken bizim neler çektiğimizi anlasın. Sen işini bilirsin, yüce Yaradanımız.” Hz. Ömer ra. artık dayanamadı. Dolu dolu olan pınarlarından yaşlar damlamaya başladı. Herkesin durmadan gözyaşı döktüğü bu kederli evde, gözyaşlarını görmelerini istemediği için yüzünü herkesten saklamaya çalışıyordu. Artık orada oturamazdı. Hemencecik yerinden doğruldu. Bitkin bir sesle “valide haklısın sen yine avut çocuklarını ben hemen dönerim” diyerek kapıya doğruldu. Arkasından ben de yürüdüm. Dışarıya çıkınca derin bir soluk çekti ciğerlerine. Kelimenin en geniş manası ile üzgün ve bitkin idi. Yol boyunca ağzından tek kelime çıkmadı. Var gücünü kullanarak hızla yol almaya çalışıyordu. Ona yetişmekte güçlük çekiyordum. Doğruca devlet hazinesine vardık. Halife, bir un çuvalı seçerek bir yana koydu. Benim elime de bir yağ kabı tutuşturdu. Vakit geçirmeden koca un çuvalını sırtlanmaya koyuldu. Gözlerime inanamıyordum. Evet bu İslam Devletinin koca reisi un çuvalını sırtına almak üzere idi. Hemen yanına sokuldum; “aman ey mü’minlerin emiri!.. Ne yapıyorsun? Bari müsaade ver de çuvalı ben sırtıma alayım.” Hz Ömer hemen sözümü keserek belki bir saatten beri ilk defa ağzını açıp şu sözleri söyledi. “hayır, ey İbn-i Abbas, sevgili dostum!… Değil yorgunluktan yere yığılsam, ölsem bile bırak; yükünü de kendi sırtında götürsün. Bu dünyada yüküne yardım etmek isteyecek öz dostlar bulabilir, fakat her koyunun kendi bacağından asılacağı Ahiret gününde kimse O’nun cezasını paylaşmayacaktır. Kadın doğru söylemişti. Ya vakti ile Hilafeti yüklenmemeliydim. Yüklendiğime göre idarem altındaki tek tek her ferdin huzur ve emniyetini düşünmek zorundayım.” Sevgili dostum, Dicle kenarında otlayan bir koyunu kurt kapsa ilahi adalet onu Ömer’den sorar. Şu yaşlı kadın kimsesiz ve avuttuğu yavrular kimsesiz kalır; sorumlusu Ömer’dir. Bakımsızlık ve sefaletten bir ev çökse vebali Ömer’in omuzlarındadır. Talihsizlik neticesinde yere bir tek damla kan aksa o kan damlası çoşkun bir derya olup dalgaları ile Ömer’i yutar. Kırgın gönüllerin öfke şimşekleri Ömer’in başına boşalır. Bütün matemlerin gözü göze göstermez dumanlarında boğulacak olan da Ömer’den başkası değildir. Ömer her derdin devası, her dileğin büyük kapısı ve her lanetin ana ana hedefidir. Yüce Allah’ım aciz bir kul bu kadar ağır ve çeşitli mesuliyet yükünün altından nasıl kalkabilir? Ey Ömer, bu kadar yükün altına girmeyi nasıl kabul edebildin vakti ile… Sözünü bölüp bir parça kederini dindirmek istedim ve dedim ki; “o kadar da üzme kendini, ey mü’minlerin emiri… Halifelik yükünü sen üzerine almasan kim bu vazifeyi senin kadar titizlikle yüklenebilirdi. Sen de bütün üstün meziyet ve kabiliyetlerine rağmen nihayet bir insansın. Her yerde vakit geçirmeden kendini gösteren ve yanılmaksızın kılı kırk yaran ilahi adalete ulaşamazsın. Kullara verilen bütün merhametler bir araya getirilerek temiz gönlüne dolsa bile bütün varlıkları kanatları altına alan yaygın ilahi esirgeyicilikle yarışamazsın. Ey iyi yürekli Halife!… Sen şüphesiz ki bir melek değilsin, ama adelet ve merhamet kervanının ön safındaki elinde bayrak tutanlardansın. Senin bu erişilmez adaletine kıyamet günü, hem yer, hem gök hemde şu sırtındaki un çuvalı aynı zamanda da ben şahitlik edeceğiz. Şüphesiz ki en büyük şahidin de karanlık gecede kara taş üzerindeki siyah karıncaya kadar her şeyi bilen yüce Allah’ın bizzat kendisidir ne mutlu sana ki fani hayatını böylesine ölmez değerlerin sahibi olmak uğruna harcıyorsun. Ne mutlu biz müslümanlara ki dünyanın başka milletlerini, padişah diye kan içen canavarlar idare ederken, senin gibi ipek yürekli ve geniş görüşlü bir reisin şanlı adalet bayrağı altında gölgelenmenin tükenmez zevkini tadıyor ve bütün dünyaya karşı seninle haklı bir iftihar duyuyoruz.” Bu sözlerim galiba Halife’nin üzgün gönlüne biraz neş’e vermişti. Ağır çuval yükü altında iki büklüm olmuş bedenine rağmen son gücünü kullanarak yokuşu soluk soluğa çıkıyordu. Damarlarındaki kanı bile donduracak kadar keskin ayaza rağmen alnından ve yüzünden akıp heybetli göğsüne süzülen terlere aldırmıyordu bile. Nihayet koca karının çadırına vardı ki nefes nefese içeri girip çuvalı yere bıraktı ve aynı zamanda kendisi de yere serildi; iyice bitmiş, takatinin son damlalarını kullanarak çadıra girebilmişti. Kısa bir dinlenmeden sonra askınlar gibi silkilenerek yerinden doğruldu; tencerede kaynamakta olan çakılları boşalttı. Yerine benim taşıdığım kaptan yağ koydu. Sonra eriyen yağa sırtında getirdiği çuvaldan kendi eli ile un koyarak pişirmeye koyuldu. Sönen ateşi kadından çalı çırpı isteyerek kendisi tutuşturdu. Böylece pişirdiği yemeği ayazda çabucak soğutarak yine kendi eli ile kurduğu sofraya koydu. Daha sonra anne ve baba şefkatini bile gölgede bırakacak gülümseyen bir yüz ve bal gibi bir sesle iki günden beri boğazlarından aşağıya tek lokma geçirmemiş olan öksüz yavruları yemeğe oturttu; eli tutmayanlara kendi eli ile yemek verdi. Günlerden beri kara yaslara gömülmüş olan çadırı bir anda sıcak bir sevincin ışıkları aydınlatmıştı. Ağlamalar susmuş, yaşlar kurumuş; öfke dinmişti. Öksüz yavruların gözleri sevinçten ışıl ışıl parlıyordu. Yaşlı kadıncağız Hz. Ömer sırtında un çuvalı ile içeriye girdiği andan beri şaşkınlıktan sanki dilini yutmuştu, ağzından tek bir kelime bile çıkmadı. Fakat karnı doyan öksüz torunlarının neşesi odayı sarınca ağır bir uykudan uyanır gibi silkindi; toplandı ve sevinç gözyaşları içinde kim olduğunu hala bilmediği Halifeye şu sözleri söyledi. “Dilerim ki yüce Allah tez elden seni Hz. Ömer’in Halifelik makamına oturtsun. Oraya Ömer’den çok sen yakışırsın.” Yaşlı kadının o karşısındakini tanımadığı için söylediği bu sözlere içinden güldüm; yan gözle Ulu Halife’yi aradım; bu akşam belki ilk defa bu sözler üzerine O da aydınlık bir çehre ile gülüyordu. Bana yaklaşıp gidelim artık diye işaret ettikten sonra kadına döndü; “Valideciğim… Sen yarın erkenden Halifelik makamına gel; beni orada bul da sana emekli ve yetim maaşı bağlatayım. Şimdilik hoşçakal” dedikten sonra birlikte dışarı çıktı gün ağarmıştı. Müezzinin bütün mü’minleri sabah namazına çağıracak olan gür sesi nerdeyse ortalığı çınlatacaktı. Ulu halife uykusuz kalarak ve terler dökerek vazifesini yapmış insanların gönül huzuru içinde rahattı. Bana gelince uykusuz gecemden fazlası ile memnundum. Çok şeyler görmüş, çok şeyler işitmiştim ve çok şeyleri öğrenmiştim. Gördüklerim, işittiklerim ve öğrendiklerim bende ömür boyunca tazelik ve canlılığını yitirmeyecek izler bırakmıştı. Ümit dolu sevinçler içinde Allah Resulü’nün şu sözlerini hatırladım. “Sahabilerimin her biri tek tek gökteki yıldızlar gibidir. Hangisinin peşinden giderseniz hidayetin yolunu bulursunuz.” “Ey yüce Allah Resulü!.. dedim içimden” “senin Halifen Ömer’i gördünde mi söyledin bu altın sözleri!… O gün kadın, öğleye doğru Halifelik makamına geldi. Ulu Halife zaten daha önce işini maaşa bağlanması için gereken kimselere derhal emir vermişti. Kadın Hz. Ömer’i tanımıştı ama şaşkınlıktan dona kaldığı için dilini döndürüp hiçbir şey söylemiyordu. Ulu Halife onu saygı ile karşılayıp bir yere oturttuktan sonra şöyle dedi “Valideceğim!.. İşin oldu bundan sonra hem kendi adına ve hem de şehit yavrusu öksüz torunlarının her ay emekli maaşını alacaksın. Al bakalım şu ilk maaşın” diyerek bir gümüş kesesini kadına uzattı ve “Artık Ömer’i affediyor O’na ettiğin bedduaları geri alıp hakkını bağışlıyorsun değil mi” diye sözlerini bağladı. Akşamdan beri olup bitenleri tümünü iyice anlıyan kadın gayet ciddi bir ifade ile Halife’ye şu son cevabı verdi; “işte böyle göster adaletini eline bakan bütün müslümanlara karşı.” Visited 310 times, 1 visits today Religious and Scientific Need for Said Nursi and Risale-i Nur Said Nursi'ye Olan İhtiyaç Said Nursi, 20. asrın en önemli olaylarından biridir. Çünkü Nursi, 19. yüzyılda başlayan ve 20. yüzyılda moda haline gelen sekülerizm ve materyalizmin din ve maneviyatı, özellikle İslamiyet'i yeryüzünden silmeye çalıştığı bir dönemde ortaya çıkmış, gazetelerden İngiliz Sömürgeler Bakanı Gladston'un "Bu Kur'an Müslümanların elinde bulundukça biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız ya Kur'an'ı ortadan kaldırmalıyız veya Müslümanları ondan soğutmalıyız." sözünü okuyunca celallenmiş "Kur'an'ın sönmez ve söndürülemez mânevi bir güneş olduğunu ben dünyaya göstereceğim ve isbat edeceğim."1 demiş, sekülerizm ve materyalizm taraftarlarının arasına bir bomba gibi düşmüş, fıtrata aykırı bu akımların niyetlerini kursaklarında bırakmıştır. Nursi'nin bu çıkışı, herkes için, hatta bütün dünya için hayır ve bereket getirmiş, "dinsiz bir dünyada hayır yoktur"2 diyerek, imansız ve ahlaksız bir dünyada huzur olamayacağına dikkat çekerek din ve maneviyat dünyasına yeni bir can ve taze bir kan olmuştur. Onun için diyoruz ki, dindarından dindar olmayanına, tarikatlısından tarikatsızına, materyalistinden maneviyatçısına kadar herkes, Said Nursî'ye muhtaçtır ve şükran borçludur. Çünkü Nursî, bütün mesaisini, herkesin ihtiyacı olan iman üzerine yoğunlaştırmış, sekülerizm ve materyalizmin "oh kovduk, kurtulduk" dediği din ve imanı tekrar Türkiye'nin ve dünyanın gündemine oturtmuştur. O yanan evleri ve evlerde yanan insanları değil, insanların gönüllerindeki imanların yandığını görmüş, "karşımda müthiş bir yangın var, alevleri göklere yükseliyor, içinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor; ben o yangını söndürmeye koşuyorum!"3 demiş, bir itfaiye kahramanı gibi, bütün engellemelere rağmen iman kurtarma seferberliğini başlatmış, yanmakta olan ve yanacak olan canları ve imanları kurtarmıştır. İnanan-inanmayan herkesin Said Nursi'ye ihtiyacı ve şükran borcu vardır. Çünkü Nursî, eserleriyle imanı olmayanları imana, imanı olanları tahkiki imana, tahkiki imanı olanları da imanın yüksek mertebelerine kavuşturuyor. Böylece anlayarak ve kabul ederek okuyan okuyucularını küfür ve inkâr cehenneminden, cehalet karanlığından, taklit hastalığından, ateizm ve satanizm belasından, anarşi ve terör lanetinden, kötü alışkanlıklar tuzağından, bölücülük ve ayrımcılık fitnesinden ve bunlara alet olmaktan kurtarıyor; Allah'a kulluktaki sultanlığa kavuşturuyor. Seccadesinde ve secdesinde muhabbetle şarj olup, işine, evine veya okuluna muhabbetle ve şefkatle yüklü olarak giden ve gittiği her yeri muhabbetle mayalayan vakur, yardımsever, vefakâr, fedakâr insanlar haline getiriyor. Bunu isbat etmek zor değil. Onu okuyan, onunla kemalini bulan milyonlarca insan bunun en açık delilidir. Bütün Müslümanların Said Nursi'ye ihtiyacı ve şükran borcu vardır? Çünkü Nursî, Türkiye'den, Müslümanların bağrından çıkmıştır. Hadislerde her yüz senede geleceği ifade edilen böyle bir İslam alimi ve allamesinin, böyle bir İslam mücahidi, müçtehidi ve iman müceddidinin bu topraklardan çıkması, bin yıl İslamiyet'e şan ve şerefle hizmet eden ecdadımızın hizmetine karşılık, bu asil millete Allah'ın bir lütfu ve ikramı olmuştur. O herkese ruhunun rahatı, gönlünün huzuru, aklının nuru,4 dilinin virdi5 olan, okuyucusuna, "ballar balını buldum." dedirten, okundukça tekrar okunma hevesi doğuran, düşündükçe anlamı zenginleşen, okuyucusunu iman ve inanç konularında başka şeylere muhtaç olmayacak derecede müstağni kılan bir eser bırakmıştır. Said Nursi, sadece bir grup Müslüman tarafından değil, bütün Müslümanlar tarafından okunmalı ve benimsenmelidir. Çünkü Nursî, Gazalî gibi, Razi gibi, Kadi gibi, Geylanî gibi, Muhammed Bahaüddin gibi, İmam-ı Rabbanî gibi, Ahmet Bedevî gibi, Mevlana ve Yunus gibi bütün Müslümanların ortak değeridir. Herkesin onun eserleriyle imanını kurtarma hakkı vardır. Yediden yetmişe o herkes için mücadele verdiğine göre, öyleyse yediden yetmişe herkes, özellikle de ilim ve fikir adamları ona sahip çıkmalı, onu okumalı ve okutmalıdırlar. Zira o, Allah'a imanı işleyerek insanı başıboşluktan, ibadet aşkını işleyerek de gençleri ahlaksızlığın her çeşidinden koruyor ve kurtarıyor. Nursi, Kur'an'ın ruhuna, Hz. Muhammmed Efendimizin usûl ve üslûbuna6 uygun bir mücadele tarzı seçmiş, "müsbet hareket" denilen bu olumlu ve ılımlı mücadele yöntemiyle hiç durmadan 80 küsur sene her türlü zorluğa göğüs germiş "Bana ızdırap veren yalnız İslam'ın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler dışardan gelirdi, karşı koymak kolaydı. Şimdi tehlike içerden geliyor. Kurt gövdenin içine girdi. Şimdi karşı koymak güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna tahammül edemez. Çünkü, düşmanı sezemez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder."7 diyerek sadece bir grubun değil, bütün Müslümanların İslam'ını; "Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım budur."8 "İman kalesini küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum. Yalnız Kur'an'ın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum."9 diyerek savunmuş, evladı yokken bütün Müslümanların evladını ve imanını kurtarmaya koşmuştur. Toplumun imanını kurtarma yolunda dünyasını da ahiretini de feda eden, seksen küsur senelik dünya hayatında, dünya zevki adına bir şey bilmeyen, bütün ömrü harp meydanlarında ve esaret zindanlarında, memleket hapishanelerinde geçen, çekmediği ceza, görmediği eza kalmayan, sıkı yönetim mahkemelerinde bir cani gibi muamele gören, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollanan, memleket zindanlarında aylarca ziyaretçileriyle görüşmekten men edilen, defalarca zehirlenen, türlü türlü hakaretlere maruz kalan,10 "Zaman oldu ki hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim beni intihardan men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti."11 diyen bu dayanılmaz muameleyi kendine reva görenlere beddua bile etmeyen,12 bu şefkat kahramanı, bu şanlı mücahit, kimin uğruna bu acılara, sancılara, bu eza ve cefalara katlandı? "Ölseydim yalnız kendimi kurtaracaktım. Fakat hayatta kalıp ta zahmet ve meşakkatlere tahammül etmekle bu kadar insanın imanının kuvvetlenmesine ve kurtulmasına hizmet ettim, Allah'a hamd olsun." diyen Said Nursî, "Sonra ben, cemiyetin iman selameti yolunda ahiretimi de feda ettim. Gözümde ne cennet sevdası var, ne de cehennem korkusu. Türk milletinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur'an'ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selamette görürsem, cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül-gülistan olur…"13 derken kimin imanını, kimin İslam'ını, kimin Kur'an'ını savunuyordu? O bütün bu fedakarlıkları kimin uğruna yaptı? Elbette ki, bütün Müslümanların dinini, imanını ve Kur'an'ını savundu. Elbette ki, bütün Müslümanlar için, bütün Müslümanların evlatları için, hatta bütün insanlığın dinsizlik akımından, imansızlık ve ahlaksızlık ateşinden kurtulması için kendisini ateşe attı, bu acılara, bu sancılara tahammül etti. İmanlarını kuvvetlendirerek insanları lakaytlıktan, ibadete karşı aşk ve şevklerini artırarak da onları ahlaksızlıktan Öyleyse bütün Müslümanlar, yediden yetmişe bu meçhul kahramana sahip çıkmalı, onun dava vekili olup onu savunmalı, onun sözlerini, Lem'alar’ını, Şualar’ını, Mektubat’ını, Mesnevî’sini, Lahikalarını ve sair eserlerini okumalı ve onun şahsında İslam'ın ve Kur'an'ın yepyeni mesajını almalı, anlamalı ve anlatmalıdır. Nursî'nin Teşhis ve Tedavisi Nursî, çağını çok güzel okudu, tabib-i hazık gibi çağın hastalıklarını teşhis ve tedavide isabet kaydetti. Teşhisi şu idi Çağımızda İnsanlığı huzura hasret bırakan, sosyal hayatı zehirleyen, hatta dünyayı insanların başına cehennem eyleyen15 sebeplerin başında "za'f-ı diyanet ve za'f-ı iman",16 yani insanların dinle bağlandıkları bağların ve imanlarının zayıflaması gelmektedir,17 dedi, kendisini bu iki şeyin ihyasına adadı. 2004'ün Ramazan'ında yurt dışında iken Türk televizyonlarından trenlerdeki kapkaç terörünü önlemek için, trenlere gizli kamera yerleştireceklerine dair bir haber duydum, oradan şunları söylemiştim —Hey efendiler! Ben size daha ciddi, daha tutarlı ve daha kapsamlı bir öneride bulunayım Trenlere gizli kamera yerleştireceğinize, çocuklarınızın kalbine ve kafasına Allah korkusunu, Allah sevdasını ve ahirette hesap verme endişesini yerleştirin, o zaman her yerdeki her türlü terörden kurtulursunuz. İşte Üstad Nursî bunu yaptı, gönüllere Allah sevdası ve korkusu kamerasını yerleştirmenin mücadelesini verdi. Hayatı boyunca etkili ve yetkililere hep bunu söyledi. Onun sözlerine kulak verilseydi, bunca insanımız kapkaç, hırsızlık ve bölücülük terörüne kurban gitmeyecek, memleket ekonomisi bunca zarar görmeyecek, analar ve babalar ağlamayacaktı. Nursî'ye, yalnız bir kalenin değil, koca bir Türkiye kalesinin, koca bir İslâm aleminin, hatta koca bir dünyanın imar, tamir ve restorasyon görevi verilmiştir. Kendisi bu hususu şöyle ifade eder "Risale-i Nur, yalnız cüz'î bir tahribatı, küçük bir evi tamir etmiyor, belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyet'i içine alan, dağlar büyüklüğünde taşları bulunan büyük bir kaleyi tamir ediyor ve yalnız hususî bir kalbin ve has bir vicdanın ıslahına çalışmıyor, belki bin seneden beri biriken, müfsid âletlerle dehşetli yaralanan umumi kalbi ve umumî efkârı tamir ediyor. Herkesin, özellikle mü'minlerin dayanak noktası olan İslâmî esasların, cereyanların ve şeairlerin kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan umumi vicdanı ve vicdanda açılan geniş yaraları Kur'an'ın ve îmanın ilâçları ile tedavi etmeye Said Nursi'ye Gönül Verenler İbn-i Mesut diyor ki Biz Kur'an'ı onar ayet onar ayet okuyor, uygulamadan ikinci bir on ayet grubuna geçmiyorduk. Biz Kur'an'ı bu şekilde hatmediyorduk. Kur'an'ın asrımızda bir tefsiri ve asrımıza bakan bir mesajı olan Risale-i Nur'un bu şekilde okunmasına dünden daha çok ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Kur'an'ımızın özünden, Peygamberimizin feyzinden gelen Uhuvvet ve İhlas Risalelerini, tevhid ve muhabbet düsturlarını okumak ve hatta ezberlemek yetmez. Uygulamalı bir şekilde okumanın gerektiğine inanıyorum. Nur Külliyatı’ndan birini uygulamalı bir şekilde okumadan öbürüne geçilmemesi lazım geldiğine inanıyorum. İslam birliği ve Müslümanların dayanışma içine girmesi Üstad’ın en büyük ideallerinden Bunları en önce Bediüzzaman'a gönül verenlerin gerçekleştireceğine inanıyorum. "Çok sıkı tutmayınız. Herkes bir meşrebde olmaz. Musamaha ile birbirine bakmak şimdi elzemdir"20 diyen ve fevkalade sabırlı olan bir Üstadla karşı karşıyayız; "Mesleğim haktır veya daha güzeldir, demeye hakkın var. Fakat hak benim mesleğimdir demeye hakkın yoktur."21 diyen ve başka haklara da hak tanıyan bir Üstadla karşı karşıyayız. Her şeyin ve herkesin müspet yönünü gören ve o noktadan tutan bir Üstadla, herkesin, bilhassa Risale-i Nur'u duyanların Nur dairesinin içine girmesini şiddetle, hatta Nebevi bir hırsla isteyen bir Üstadla,22 İhlas ve Uhuvvet risaleleriyle sevgi ve samimiyeti işleyen, "biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur."23 diyen bir Üstadla, " Mümin kardeşini sever ve sevmeli, fenalıklarından dolayı yalnız acır, şefkatle tedavisine çalışır."24 diyen bir Üstadla karşı karşıyayız. Mutlak dinsizliğe karşı Hıristiyanlarla dahi ittifak noktaları arayacak kadar geniş düşünüp,25 Müslümanlar arasında dayanışmanın farz olduğunu söyleyen ve İslam birliğini savunan bir Üstadla…26 karşı karşıyayız. Böylesine çaplı ve başlı başına bir üniversite olan, dünyayı ve kâinatı kucaklayan bir misyonu bulunan bir Üstadı hiç kimsenin kendi meşrebine, dar düşüncesine, götürümsüz mizacına hapsetmeye hakkı yoktur ve olamayacağı kanaatini taşıyorum. Hz. Peygamber'in hakiki varisi olması cihetiyle her Müslüman kendine uygun bir Bediüzzaman'ı, Bediüzzaman'da bulabilir ve bulmalıdır. Bunun kadar normal bir şey yoktur. Ancak Bediüzzaman benim tanıdığım ve anladığımdan ibarettir demeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Eğer derse, Bediüzzaman'ı kendi dar düşünceleri arasına hapsetmiş ve Bediüzzaman'a haksızlık etmiş olur. Çünkü herkes kendi aynasının müşahedesine tabidir. Aynası neyi, ne kadar ve nasıl gösterirse o da o şeyi o kadar görebilir. Aynası berrak olanlar güneşi bütün ihtişam ve güzellikleriyle gösterirler. Aynası berrak olmayanlar ise, güneşi saf ve berrak göremez ve gösteremezler. Öyleyse bütün Müslümanlar, özellikle Bediüzzaman güneşine ayna makamında olanlar veya olduğuna inananlar ellerinden gelen bütün gayret ve güçleriyle aynalarını berraklaştırmalı ve ısrarla şu duayı yapmalıdırlar "Allahım! Beni, gönderdiğin İslamiyet'i, onu anlatsın ve uygulasın diye son peygamber olarak görevlendirdiğin Hz. Muhammed'i ve O’nun çağımızda varisi olan Bediüzzaman'ı çok iyi gösteren ve ışıklarını yansıtan bir ayna haline getir." Evet ısrarla bu duayı yapmalıdırlar; tâ ki, Bediüzzaman'ı iyi görüp ve iyi gösterebilsinler. Şahıslar hata edebilir, ama cemaat kolay kolay hata etmez. Öyleyse cemaatleşmek gerekir. Cemaatler arasında aşırı derecede ilişkiler kurmak, dayanışmaya girmek gerekir demiyorum, farzdır diyorum, dünden daha çok buna ihtiyacımız vardır, diyorum. Bediüzzaman'ın Misyon ve Vizyonu Razi'nin tefsirinde gördüğüm güzel bir söz var "Dünya öldürücü bir zehirdir. Onun ilacı Bismillahirrahmanirrahim'dir."27 Buradan yola çıkarak Bediüzzaman'ın eserlerini anarşi ve terörle tadı kaçmış, küfür ve ahlaksızlıkla, haksızlık ve yolsuzlukla huzuru kalmamış dünyamız için bir ilaç görüyorum. Zaten Onun ilk büyük eserinin ilk sözü de Bismillahirrahmanirrahim'in tefsiridir. Bu sözle işe başlaması da Bediüzzaman'ın misyonunun ve vizyonunun, rahmet ve müsbet hareketten ibaret mücadele tarzını ortaya koyması bakımından çok önemlidir. Çünkü Bismillahirrahmanirrahim'le başlanılmayan, rahmet ve şefkati olmayan bir mücadele tarzının ebter olacağı,28 zulüm ve vahşetten ibaret kalacağı sevgili Peygamberimizin mübarek sözlerinden de anlaşılmaktadır. "Kemalin cemali Hak Din saadetin Dinsiz dünyada hayır Hayır ve kemal, hak ve hakikat nübüvvetin eliyle gelmiştir ve nebilerin Din dahilde menfi olarak kullanılamaz. Bu milletin evlatlarına kılıç çekilmez."33 diyen odur. Onun bu fikirleri eli silahlı değil, eli kitaplı bir genç nesil yetiştirmiştir. Ona göre din siyasete alet edilmez. Din her hangi bir partinin tekelinde olamaz. Çünkü her partide dini seven, sayan, dine hizmet eden adamlar vardır. Ve hep olacaktır. Said Nursî, huzur ve asayişin, barış ve istikrarın devam ve bekası için siyasete yön vermiş ama cemaatin parti kurmasına, partileşmesine izin vermemiştir. Eğer cemaatin parti kurmasına izin verseydi, işte o zaman hem dini siyasete alet etmiş olurdu, hem de her partiyi ve her partideki olumlu düşünen insanları dahi dinin aleyhine tedbirler almaya mecbur ederdi. Bu da barış ve istikrar ortamının bozulmasına sebep olurdu. Halbuki O, "Bizim vazifemiz müspet harekettir" diyor ve herkesin bu prensibe bağlı kalmasını, emniyete destek ve kuvvet vermesini istiyordu. Öyleyse herkes Nursi'ye sahip çıkmalı ve ondan istifade yolu bulmalıdır. Gençliğimize Ağlayan Adam Gençliğin problemleriyle alakalı vermiş olduğum konferansların birinde şunları söylemiştim Biliyorsunuz İslamiyet'ten önce, yani cahiliye devrinde kız çocukları diri diri kuyulara atılıp öldürülüyordu. Şimdi ise hem kızlar, hem de oğlanlar kuyulara atılıp diri diri öldürülüyorlar. Dünküler ağlatılarak öldürülüyordu, bugünküler güldürülerek öldürülüyorlar. Sadece kuyular değişti, kuyular modernleşti. Gayr-ı meşru eğlence alemlerinin icra edildiği her yer özellikle bir kısım televizyon kanalları birer modern dipsiz kuyudur, hatta kadınımızı, erkeğimizi, kızımızı, oğlumuzu yutan birer kara deliktir. Ne hazindir ki, kimse de onların bir kuyu veya kara delik olduğunu fark edememektedir. Çünkü onlar makyajlı ve maskelidir. Zehirken bal görünümündedirler. Cehennem hurileri, Cennet hurileri takdim edilmektedir. Bu modern ve maskeli kuyulara atılan ve onların cezbesine ve cilvesine kapılan insanlar, özellikle gençler manen öldürülmekte, birer canlı cenaze veya hareketli mezar haline getirilmektedirler. Dün diri diri kuyulara atılan çocuklar ağlıyorlardı. Ama onlar, ağlaya ağlaya Cennete gidiyorlardı. Şimdi ise dipsiz, modern kuyu ve birer kara delik haline gelen bir kısım ekran, ve sair eğlence âlemlerine atılan gençler, tabak kıran, şampanya patlatan, bira ile yıkanan, gayr-ı meşru birlikteliği aşk, soyunmayı sanat ve çağdaşlık sananlar ve onlara aldananlar ise gülüyorlar, güldürülüyorlar. Bunlar da güle güle ne yazık ki ateş ülkesine, Cehenneme gidiyorlar ve oraya gitmek için birbiriyle yarışıyor ve birbirlerine yardım ediyorlar. Dün diri diri kuyulara atılanların arkasından ağlayanları vardı. Baba ağlamasa, anası ağlardı. Bu gün modern kuyulara atılanların arkasından ağlayanları da yok. Çünkü kuyular makyajlı, kuyular maskeli. Görünüşte gençler gençliklerini yaşıyorlar, kimse bilmiyor ki ekrandaki gençler de çürüyor, seyretme adına ekrana kilitlenen gençler de aileler de çürüyor. oynaya oynaya koskoca bir kitle ateşten çukurlara dökülüyorlar. Yukarda "Bu gün modern kuyu denilen bir kısım ekran ve sahnelere atılan ve manen öldürülüp canlı cenazeler haline getirilen zavallı gençliğin arkasından ağlayanı yok." dedim. Değerli dostlarım, Bu sözümü geri alıyorum çünkü onların da arkasından bir ağlayanları var artık. O da Bediüzzaman Said Nursî'dir. Olağanüstü şartlar altında, dağda, bağda, zindanda, sürgünde, savaşta kaleme aldığı 6000 sayfayı bulan ve Kuran'ın çağımıza bakan eskimez mesajını Risale-i Nur Külliyatı adıyla, okuyan gençliğin, düşünen beyinlerin önüne koyan bu Zat, bu vatanın evlatlarına ağladığını bakın nasıl ifade ediyor "Bir zaman bir Cumhuriyet Bayramında Eskişehir hapishanesinin penceresinde oturmuştum. Hapishanenin karşısındaki lise mektebinin büyük kızları okulun avlusunda gülerek raks ediyorlardı. Birden manevi bir sinema ile elli sene sonraki hâlleri bana göründü. Baktım ki o kızlardan elli atmış tanesinin cesetleri kabirde çürümüş azap çekiyordu, on tanesi 70-80 yaşına gelmiş çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini koruyamadığından sevgi beklediği nazarlardan şimdi nefret görüyor. Onların o acınacak hallerine ağladım. hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler, geldiler, sordular. Ben dedim şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz."34 Bir insanın kendi evlatlarına ağladığını çok görmüşsünüzdür. Ama bir insanın başkasının evlatlarına ağlaması nadirdir. İşte Bediüzzaman o nadirlerden biridir. Kendi evlatlarına değil bütün bir milletin evlatlarına ağlıyordu O. Yine bir felakete maruz kalanlara ağlandığına şahit olmuşsunuzdur. Ama gülüp eğlenenlere ağlandığına şahit olmamışsınızdır. Bediüzzaman işte böylelerine ağlıyordu. Ana-babaları sevindiren ve "Çocuklarımız ne güzel eğleniyorlar!" dedirten Bediüzzaman'ı ağlatıyordu. Niçin? Çünkü eğlenceler meşruiyetini ve masumiyetini kaybetmişti. İnançlarda deprem olmuş, haram ve günahlar helal ve sevap görülür hale gelmişti. Bunun da belanın ta kendisi olduğunu kimse fark edemiyordu. Bu gün gayr-ı meşru bir şekilde eğlenenlerin kabirde ve ahirette başlarına ne tür belalar ve azaplar geleceğini O biliyor ve onun için ağlıyordu. onun şefkati bizim şefkatimize değil, Hz. Muhammed'in şefkatine benziyordu. O peygamber ki dünyaya gelirken ümmeti için ağlamış, yaşarken ümmeti için ağlamış, Miraç'ta ümmeti için ağlamış, mahşerde ümmeti için ağlayacak. Tâ ki, ümmetinden bir kişi dahi cehenneme düşmesin. Ağlamış, bu ağlamaları ve "Benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız!"35 çığlığı ile ümmetini gayr-ı meşru gülmelerden ve eğlencelerden uzak tutmaya çalışmış ve Allah'a layık şükrü ve ibadeti takdim edememekten dolayı ağlamaya davet etmiş, adetâ fani dünyada ağlayın ki baki dünyada ebediyyen gülesiniz, demek istemiştir. Bu dersi alan Bediüzzaman kendisini ağlatan o olaydan sonra bütün ciddiyetiyle şunları söylemiştir "Evet, gördüğüm hayal değil hakikattir. Bu yaz ve bu güzün sonu kış olduğu gibi gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası da kabir ve berzah kışıdır. Eğer gelecek zamanın elli sene sonraki olaylarını gösteren bir sinema olsaydı, bugün gülen ve eğlenen ehl-i dalalet ve sefahetin elli sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilseydi; şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşru keyiflerine acılar içinde ağlayacaklardı."36 Tavrından, edasından, üslubundan, derdinden, davasından, acısından, muvaffakiyetinden anlaşılıyor ki, Bediüzzaman Kâinat'ın Efendisi'nin asrımızdaki en yüksek, en tatlı, en şefkatli gür sesidir. Fahrettin Razi diyor ki, Anne babalar çocuklarının sadece dünyevî istikballerini düşünür ve onları dünya acılarından korumaya çalışırlar, ama Hz. Muhammed'in varisi olan alimler ise çocukları ve gençleri, hem dünya ve hem de ahiret azabından korumayı hedef edinmişlerdir. İşte Bediüzzaman'ın ağlaması bundandır. İşte bunun içindir ki biz, çocuğu olmadığı halde, Millet evlatlarının çocuklarına ağlayan bu Peygamber Varisine ve onun bıraktığı eserlere bütün bir milletin ihtiyacı vardır, diyoruz. İlim ve Din Bağlamında Bediüzzaman Henüz aklı ve vicdanı ahlaksızlıkla bozulmayan ve sefahette boğulmayan liseli gençlerden bir kısmı Kastamonu'da Bediüzzaman'ın yanına gelir —"Efendim" derler. "Bize Yaratıcımızı tanıtır mısın? Öğretmenlerimiz hiç Allah'tan bahsetmiyorlar!" Bediüzzaman'ın cevabı harikadır —Sizin okuduğunuz fenlerden her fen kendi hususi diliyle durmadan Allah'tan bahsedip yaratıcıyı tanıtıyorlar. Öğretmenleri değil onları dinleyiniz." der. Ve onlara uzun bir ders verir. Biz o dersten sadece bir özet sunmakla yetineceğiz Hassas ölçülerle ve büyük bir titizlikle hazırlanan eczanedeki ilaçlar onların bir yapımcısı olduğunu gösterdiği gibi; şu dünya eczanesinde bulunan, hassas ölçülerle yapılan ve hikmetle yaratılan her bir hayvan ve bitki de yapımcısını ve Yaratıcısını tanıtıp isbat etmektedir. Bir fabrika düşünün… Basit bir maddeden binler çeşit kumaşlar üretiyor. Bu fabrika elbette o fabrikayı kuranın azamet, maharet, kudret ve hikmetini gösterir. İşte o fabrika, şu dünya. Basit madde toprak, hava, su, güneş. Bu dört ana ham maddeden yüz binler çeşit varlık yapılıyor ve yaratılıyor. Elbette bu muhteşem fabrika ve onun harika ürünleri kurucusu ve yaratıcısı olan Allah'ın sınırsız büyüklüğünü, hikmetini, ilmini ve kudretini isbat etmektedir. Bin bir çeşit erzakı içinde bulunduran bir erzak deposu, erzak amirini, ordugahtaki ordu, ordu komutanını, elektrik lambaları, elektrik idarecisini, bir kitap kâtibini gösterdiği ve varlığını isbat ettiği gibi; bir seyyar erzak deposu ve bir ordugah olan şu dünya, muhteşem kandiller ve avizelerle donatılmış olan şu gök kubbe ve şu kâinat kitabı da Rezzakını, Kumandan-ı Azamını, Yaratıcısını ve Yazarını göstermekte ve isbat Bu ve benzeri izahlarından anlıyoruz ki Bediüzzaman'ın ilmi sadece din ilimleri değil, aynı zamanda fen ilimleridir. "Risale-i Nur'u anlamıyorlar. Yahut anlamak istemiyorlar. Beni, skolâstik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müsbet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hattâ bu hususta bazı eserler te'lif eyledim."38 sözü de Onun ilminin sadece din ilmi olmadığını, aynı zamanda fen ilimleri olduğunu göstermektedir. Bediüzzaman'ın eserlerini okuyan bunu onaylamaktan kendini alamayacaktır. Ona göre fizik, kimya, biyoloji, tıp, matematik, jeoloji, astroloji, gibi bütün ilimlerin Allah'ı, Allah'ın yaratıp yazıp önümüze açtığı şu kâinat kitabının tefsir ve izahından başka bir şey değildir. Kâinat Kitabı olmasaydı ne fiziğin kaide ve kuralları olacaktı ne fizik kitabı, ne elementler olacaktı, ne kimya kitabı; ne kıtalar, iklimler ve bitki örtüleri olacaktı, ne coğrafya kitabı; ne gök bilimleri olacaktı, ne astronomi; ne hesap ilimleri olacaktı, ne de geometri. Evet bunların hiçbiri olmayacaktı. Bu ilimler varlığını Kâinat Kitabına ve o kitabın kâtibi olan Allah'a borçlular. Bir yazar kitabını yazarken başka bir kitaptan iktibas yapar, alıntıda bulunur da, kaynağını göstermezse sahtekârlık yapmış olur. Fen ilimlerini anlatan kitapların yazarları "ben bu kitabımı kâinat kitabına bakarak yazdım, o kitap olmasaydı benim bu kitabım olmayacaktı, ben kitabımı o kitaba ve o kitabın Kâtibine yani Allah'a borçluyum!" demiyorsa ve alıntılarının kaynağını göstermiyorsa böyle birinin ne olacağını sizin takdirlerinize bırakıyorum. İşte Bediüzzaman "Okuduğunuz fenlerden her fen, her kitap Allah'ı anlatıyor." derken dikkatlere bu anlamı sunuyordu ki bu tebliğ tarzının, bu dersin, bu ikna ve irşad metodunun başka bir yerde emsali yok. Bu irşad tarzı, boru döşeyerek uzaklardan içme suyu getirmekten ziyade, sondajı vurup ab-ı hayatı fışkırtmaya ve muhtaçları suya kandırmaya benziyor. İşte Bediüzzaman din ve fen ilimleri hamulesiyle bunu yapıyordu. Bu haliyle o sadece telkin etmiyor, aynı zamanda ikna ediyor, misalleriyle aklı ve kalbi doyuruyor, bütün ilimleri konuşturup okuyan gençlerin dikkatini çekiyor, onları imansızlık afetinden ve kötü alışkanlıkların kucağına düşmekten kurtarıyordu. Said Nursi, Bediüzzaman’dır; Bediüzzaman, ilim, cesaret, hafıza ve zekâ itibariyle zamanın harika insanı, güzel insanı, farklı insanı, şaşılacak insanı, aşılmaz insanı demektir. Nursi gerçekten de böyledir. Harikadır, içiyle, dışıyla güzeldir, farklıdır, ilmiyle, hikmetiyle aşılmazdır. Doksan kitabı Unutmaması için bunları üç ayda bir tekrarlayan Bediüzzaman "Bunlar benim için Kur'an'ın hakikatlerine çıkmaya basamaklar oldu. Sonra Kur'an'ın hakikatlerine çıktım, baktım, her bir ayetin kâinatı ihata ettiğini, kuşattığını gördüm. Artık başka bir şeye ihtiyacım kalmadı. Kur'an bana kâfi geldi."40 İstanbul'daki ikametgâhının kapısına "Burada her müşkil halledilir, her suale cevap verilir, fakat sual sorulmaz."41 yazısını içeren bir tabelayı asması da onun gerçekten aşılmaz biri olduğunun delillerinden biridir. Bu tutumuyla Bediüzzaman'ın maksadı dikkatleri doğudaki ilim ve irfan faaliyetlerine çekmek iken, İstanbul uleması bunu kendilerine bir meydan okuma şeklinde anlamış, gruplar halinde ziyaretine gelerek sualler sormuşlar, aldıkları doğru cevaplar ve makul izahlar karşısında etkilenerek ona "zamanın harikası" anlamına gelen "Bediüzzaman" unvanını layık Bediüzzaman'ın açtığı Risale-i Nur ekolü; bu zamandaki hayat şartlarına, insanların psikolojik durumlarına göre en selâmetli, en kısa ve herkese açık bir Kur'an caddesidir. Baştan aşağıya ilim ve tefekkür üzerine Bediüzzaman bir çok ilimleri içinde toplayan bir kitap veya bir çok kitapları bünyesinde barındıran bir kütüphane gibidir. Hocalarının; "hangi ilim karakterine daha uygun?" sorusuna cevap olarak -Bu ilimleri birbirinden ayıramıyorum, ya hepsini biliyorum veyahut hiçbirisini bilmiyorum, sözünden Bediüzzaman'ın, yeni bir ürün elde etmek üzere ilimleri harmanladığı veya harmanlayacağı anlaşılmaktadır. Nitekim daha sonra kaleme aldığı Risale-i Nur Külliyatı’nın, sadece din ilimlerinin değil, aynı zamanda fen ilimlerinin de harmanlanmasından meydana getirilmiş taptaze, tertemiz, dupduru ve orijinal bir ürün olduğuna tanık olmaktayız. Onun hayatına şahit olanlar ve Tarihçe’sini kaleme alanlar Üstad, bazen eline aldığı bir cilt kitabı bir günde anlayarak mütalaa eder, hangi ilimden olursa olsun sorulan her suale tereddütsüz cevap verirdi,44 demektedirler. Risale-i Nur'un telifi sırasında hiçbir kitabı yanında bulundurmadığını, Kur'an'dan gelen Nur Risalelerini okuyanlara Risale-i Nur'un kâfi gelebileceğini, alanıyla ilgili başka bir kitaba ihtiyaç bırakmayacağını45 söyler. Bu bir iddia değil, tecrübe ile sabit bir gerçeğin ta kendisidir. Bediüzzaman'ın "Bir sene Risale-i Nur derslerini anlayarak ve kabul ederek okuyan kimse, bu zamanın mühim ve hakikatli bir âlimi olabilir."46 sözü de Risale-i Nur'un bir ilim ve marifet hazinesi olduğunu ifade etmektedir. Bir ara Van'dan Şam'a giden Bediüzzaman, Şam ulemasının ısrarı üzerine, Câmiü'l-Emevî'de on bine yakın ve içerisinde yüz ehl-i ilmin bulunduğu büyük bir cemaate bir hutbe irad eder. Bu hutbe fevkalâde takdir ve tahsin ile kabûle mazhar Sosyolog bir yazarımızın ifadesiyle "İmam Gazalî kendi devrinin, Bediüzzaman ise bu devrin Hüccetü'l-İslam' Bunun anlamı şudur İslamiyet'in hak din olduğuna dair yeryüzünde hiçbir delil kalmasa, yalnız Bediüzzaman kalsa, İslamiyet'in hak olduğuna delil olarak Bediüzzaman yeter. Bediüzzaman, kalkınmanın ve huzurun kaynağı olarak çalışmayı, bilimi ve uzlaşmayı gösterirken, gerilemenin ve huzursuzluğun kaynağı olarak da tembelliği, cehaleti ve kavgayı göstermiş ve şöyle demiştir "Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz."49 Bediüzzaman, din ilimleriyle fen ilimlerinin dayanışma içinde olduğunu görmüş ve göstermiş, bunların biri olmadan diğerinin olamayacağını vurgulamış, hatta doğuda Medresetüzzehra adında bir üniversitenin açılması için çaba harcamış ve bu üniversitede din ilimleriyle, fen ilimlerinin beraber okutulmasını istemiş, aksi halde devlet ve milletin hiçbir zaman taassub ve hileden kurtulamayacağına dikkat Hasan Basri Çantay " Bizler Üstadın sayesinde müfessir olduk. Türkiye'de eserleriyle okuma çığrınıo açtı. Hapishanelerde zulme tahammül etti. Fakat onun ihlası, şefkati, merhameti, tevazuu, şecaati ve kahramanlığı her şeye galip geldi." demiştir. Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil de şöyle demiştir "Onun ilmine hayranım. Ona Cenab-ı Hak öyle ilim nasip etmiş ki, aktıkça kabarıyor." Ömer Nasuhi Bilmen ise Bediüzzaman'ın ilmini şöyle dile getirmiştir "Onun ilmi vehbidir, bizimkisi gibi kesbi değildir. Eğer bizim de kulağımıza fısıldayan olsaydı biz de Risale-i Nur yazardık."51 Onun için Bediüzzaman Said yoktur, Said'in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir."52 "Risale-i Nur benim değil, Kur'an'ın malıdır; Kur'an'ın feyzinden gelmiştir…53 Diyerek kendisinde ve eserlerinde görünen meziyet ve güzellikleri Kur'an'a bağlamış, "Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum."54 sözüyle de nefsini okşayan her şeyden kaçmış, sadece ve sadece Allah'ın rızasına kilitlenmiştir. Bediüzzaman işte böyle dediği için milyonlar tarafından beğenilmiş ve benimsenmiştir. Eğer Bediüzzaman kendini beğenseydi ve kendini beğenenlerin beğenisinden memnun olsaydı, bu onun ihlasına zarar verecekti ve bu kadar beğenilmeyecekti. Küçük yaşlarda bir talebe iken Muhyiddin İbn-i Arabî ısrarla hocasının elini öpmek istemiş. Hocası Evladım İslam'da el etek öpmek var mı? vazgeç bu sevdadan deyince, İbn-i Arabî ; Hocam! Sizin vazifeniz elinizi öptürmemektir. Benim vazifemse elinizi öpmektir,55 demiştir. İşte Bediüzzaman bunu yapmıştır. O kendine düşeni yapmıştır. Bu gün siz de kendinize düşeni yapmaktasınız. Yani O kendine beğenmemiş, beğenilmesini istememiş, böyle olduğu için siz de Ona beğenmiş, burada ve etrafında toplanmışsınız. İslam tarihinde Müslümanların imanını muhafaza eden ve birbirine benzeyen üç hareket vardır. Hindistan'da İmam-ı Rabbanî, Cezayir'de İbn-i Badis ve Türkiye'de Bediüzzaman Said Nursî'dir, diyen Mısır Ezher Üniversitesi Profesörü Dr. Abulvedud Çelebi, "Hepimiz İslam'a hizmet ediyoruz. Ama Bediüzzaman küfre karşı imanlarımıza bekçilik yapıyor." diyen Pakistan'ın meşhur siması Mevdudi, "çağımızın en büyük müfessiri ve müceddidi"56 diyen Dr. Colin Turner… gibi daha bir çok zat Bediüzzaman'a olan hayranlıklarını saklayamamış ve bu sözleriyle de bütün Müslümanlar adına adeta şükranlarını takdim etmişlerdir. Dünyanın idaresini elinde tutan bütün yönetimlerin, bilhassa dünyada terörün kökünü kazımaya soyunan süper güçlerin Said Nursî'ye ihtiyacı vardır. Çünkü anarşi ve terörle, ahlaksızlık terörüyle zehirlenmiş dünyamız için Nursî ve eserleri panzehirdir. Çünkü O ilhamını Kur'andan, nurunu da Hz. Muhammed'den almıştır. Nursi, Kur'an'ın çağımızda en güzel söylemlerinden biridir. Dünyaya iyi bir düzen kazandırma yolunda ve iddiasında olan güçler Bediüzzaman'a sahip çıkmalıdır. Tarihte ahlak ve maneviyatı, adalet ve hakkaniyeti bir tarafa koyup sadece maddî ve kaba kuvvetle dünyaya intizam vermeye çalışmış nice zalimlerin yerinde bu gün yeller esiyor. " Zulm ile âbâd olanın, sonu berbad olur." Bediüzzaman'ın Gayretlerinin Sonucu Bediüzzaman'ın bu amansız gayretlerin sonucu ne oldu? Bütün olumsuzluklara, takiplere, tarassutlara, zindanlara ve zehirlemelere rağmen ortaya koyduğu iktisatlı ve istikametli bir hayatı ve altı bin küsur sayfalık Nur Külliyatı ile milyonlarca insanın ve gencin imanını kurtardı. "Zaman bendedir ve mekan bana emanettir" diyen bir gençlik, hasretini çektiği bir gençlik yetiştirdi. Sokakları aşındırmayan, zamanı öldürmeyen, asayiş ve huzurun sigortası olan bir gençlik yetiştirdi. Eşek arılarının deliğine çomak sokmayacak kadar basiretli, okuyan, anlayan, anlatan, sadece lisan-ı kaliyle değil, lisan-ı haliyle de örnek olan, hizmette önde, ücrette ve mefaatte geride duran, ırkçılık ve bölücülüğün millet sinesinde açmış olduğu yaralara merhem süren, millet ve vatan bütünlüğünün sembolü olan, kul hakkına tecavüzden titreyen bir gençlik yetiştirdi. Bediüzzaman, isar hasletine sahip yani kendi ihtiyaçlı olduğu halde muhtaç olduğu şeyi başkasına gönderecek kadar üstün meziyetli bir gençlik yetiştirdi. Bediüzzaman, ilim mücahidi, laboratuar dervişi, proje adamı, strateji uzmanı, aynı zamanda edep timsali, haya abidesi, muhabbet fedaisi, sevgi, saygı, şefkat ve merhamet kahramanı bir gençlik yetiştirdi. Bediüzzaman, büyük görünmeyen ama büyük olan, din ilimleriyle, fen ilimlerini, ibadet şuuruyla tahsil eden, çalışan, düşünen, okuyan, yılandan, akrepten kaçar gibi şöhretten, riyadan ve günahlardan kaçan, helal iş, helal aş, helal eş peşinde koşan, kendilerine haksızlık yapan zalimlerin bile ıslahına dua eden, vatanını ve milletini seven, küçüklerine şefkatli ve büyüklerine hürmetli olan, vakur, mübarek ve muhterem bir gençlik yetiştirdi. Bediüzzaman'ın o muhteşem çilesinin ve sancısının elbette böyle bir neticesi ve meyvesi olması Allah'ın rahmetinden beklenirdi ve Allah o mübarek meyveyi ve neticeyi lutfetti de böyle bir gençlik meydana geldi. Seven, sevilen, sayan ve saygı duyulan bir gençlik doğdu. İşte ancak böyle bir gençlikle Türkiye ilelebet payidar olacak, muasır milletler seviyesine ve onun da üstüne çıkacaktır inşallah. Bu Kadar İnsanın Gönül Hoşnutluğuyla Onun Arkasına Düşmesinin Sebebi Neydi? Acaba Bediüzzaman bu kadar insanı ve genci nasıl kendisine bağlayabildi? Veya bunca insan onda ne buldu? Bu bağlananların sayısı gün geçtikçe neden eksilmiyor da, artıyor? Bu sorulara çok farklı cevaplar verilebilir. Ama bana göre bu soruların cevabı şudur 1- Bediüzzaman Allah'ı ve Onun Resulünü seviyordu ve sevdiriyordu, dolayısıyla Allah tarafından da seviliyor ve sevdiriliyor. Bediüzzaman sevgiyi yaşıyordu. O bir muhabbet fedaisi ve şefkat kahramanıydı. Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur, diyordu. 2- Bediüzzaman, dine hizmet etmesine ve dini anlatmasına karşılık kimseden bir ücret, bir menfaat beklememiş. Bu konuda da peygamberleri, özellikle Hz. Peygamber'i örnek almış, mütevazı yaşamayı tercih etmiştir. 3- Tazarru ve niyaz, ibadet ve tefekkür, dua ve istiğfar, hapis ve sürgün, işkencelere sabır ve nimetlere şükür, Kâinat Kitabını ve onun "ezelî tercümesi ve ebedî tercümanı" dediği Kur'an'ı okumak, okuduğunu ve düşündüğünü yer ve zaman aramadan hapis ve sürgün demeden yazmak, ondan asrın mesajını çıkarmak, derdi teşhis etmek, teşhiste isabet kaydetmek, Kur'an eczanesinden asrın hastalıklarına uygun ilaçlar çıkarmak, hasta asrın, hasta milletin, hasta gönüllerin derdine derman sunmak onun en büyük derdi ve en büyük meşguliyeti olmuştu. 4- Bir de kimsenin söylemediklerini söylemiş, tabir caizse insanın can damarından girmiş, bam telini yakalamış, teşhiste ve tedavide isabet kaydettiği için herkes tarafından hüsn-ü kabul görmüştür. 5- Bediüzzaman'ın, hizmetinde başarılı olmasının ve okuyucularını doyurabilmesinin sebeplerinden biri de, aklın ve kalbin her ikisine birden hitap etmiş ve eserlerini bu anlayışla kaleme almış olmasıdır. Akla hitap ederken kalbi unutmaz, kalbe hitap ederken de aklı ihmal etmez. Kur'an'ın üslûbu onun üslûbuna rehber olmuş "Aklım yürüyüş yaparken, bazen kalbimle arkadaş olur. Kalp zevkiyle bulduğu şeyi akla veriyor.."57 İkisi beraber olmazsa yarım kalırlar. "Bir ayağım şeriata bağlıdır. Öbür ayağımla kainatı dolaşırım. " diyen Mevlana da herhalde buna işaret ediyordu. 6- Bediüzzaman hep güzel görmüş, güzel düşünmüş ve güzel düşündürmüştür. " Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından lezzet alır."58 demiş. İbrahimvari, "Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler" de, "pencerelerden seyret içlerine girme"59 diyerek olaylara hep güzel yönden bakmış, baktırmış, okuyanları stresten, sancıdan, bunalımdan ve intihardan kurtarmıştır. Bediüzzaman'ın 7'den 70'e milyonlarca okuyucusu vardır. Böylesine güçlü ve kalabalık bir ekolün en ufak asayişi bozan bir hareketi bulunamamıştır. Umarım anarşi ve terörle boğuşan dünya bu gönül adamının, fikir adamının, irşad adamının, ikna adamının, ilim adamının hoşgörü ve şefkat adamının ahlak ve fazilet adamının mirasına sahip çıkar. Umarım bütün insanlık, özellikle Müslümanlar hakkıyla tanınmayan ve anlaşılamayan bu "bilinmez meşhuru" tanıma, okuma imkanını bulur. 7- Merhum Âkif, "Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem / Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem / Biri ecdadıma saldırdı mı boğarım, boğamazsın ki / Hiç olmazsa yanımdan kovarım / Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim / Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim / Adam aldırma da geç, git diyemem, aldırırım / Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım." mısralarıyla sanki Bediüzzaman'ı anlatmıştır. Bediüzzaman zulmü alkışlamamış, zalimi asla sevmemiş, hatta "Zalimler için yaşasın cehennem" demiş, gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövmemiş, İslam aleminin kanayan yaraları karşısında ciğeri yanmış, "Ben kendi elemlerime tahammül ettim; fakat ehl-i İslâm'ın eleminden gelen teellümat beni ezdi. Âlem-i İslâm'a indirilen darbelerin, en evvel kalbime indiğini hissediyorum. Onun için bu kadar ezildim."60 demiş, onu dindirmek için kamçı yemiş, çifte yemiş, çiğnenmiş ama çiğnememiş, fakat hakkı tutup kaldırmıştır. Yine Âkif, "Yumuşak huylu isem kim demiş uysal koyunum / Kesilir fakat, çekmeye gelmez boynum" dediği gibi Bediüzzaman müsbet hareketi esas almıştır ama, hiçbir zaman uysal koyun olmamıştır. O hep arslan gibi kükremiştir ama, bu kükreyişini başkalarına zarar vermek için değil, gelebilecek zararları bertaraf etmek, bir Müslüman'ın ne kadar metin ve haktan yana ne kadar tavizsiz olduğunu göstermek için yapmıştır. "Başımdaki saçlarım sayısınca başlarım olsa, her gün birini kesseniz, imana ve Kur'an'a feda olan bu baş zındıkaya eğilmeyecektir."61 Sözü bana "Vallahi güneşi sağ avucuma, ayı da sol avucuma koysanız, yine ben bu davadan vazgeçmeyeceğim. Ya Allah nurunu tamamlayacak, ya da bu yolda ölüp gideceğim!"62 diyen Şanlı Peygamberimizin kararlılığını aklıma getiriyor. 8- Peygamber ihlası, peygamber takvası, peygamber şefkati, peygamber sabrı, peygamber çilesi, peygamber zühdü, peygamber istiğnası, peygamber isarı, peygamber murakebesi, peygamber tefekkürü, peygamber muhabbeti, peygamber ahlakı, peygamber usûlü ve peygamber üslûbu63 vardı. Asrımızda onun gibi insanlığın, gençlerin derdine yanan olmadı. 9- Tevazu ve mahviyeti ahlak ve karakter haline getirdiği için, "Said yoktur, Said'in kudret ve ehliyeti de yoktur, konuşan yalnız hakikattir." "Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum!" dediği için milyonlar tarafından beğenilmiştir. Kendisini beğenseydi ve beğenilmek isteseydi bu kadar beğenilmeyecekti. 10-Asrımızda kâinatı, Kur'an'ı ve insanı onun gibi kimse eserlerini okuyan herkes kendisini, kendi tarifini onda buluyor, kendisini tanıdıkça hem tarif edenin hem de tarif edilenin mükemmelliğini görüyor, hayran oluyor. Bir başka ifade ile diyebilirim ki, asrımızda insanı en iyi tanıyan, tanıtan, tahlil eden, dertlerini teşhis eden, Kur'an eczanesinden insanın yaralarına en uygun ilaçlar çıkarıp sunan Bediüzzaman Said Nursî olmuştur. Dolayısıyla onu tanıyan ve okuyan insan ona meftun olmaktadır. 11- İnsan katmanları içinde onun kucaklamadığı hiçbir zümre yoktur. Çünkü o insan hayatının bütün tabakalarını görmüş ve yaşamıştır. Gençlik dönemini yaşamış, gençlerin problemlerini görmüş çözümler sunmuş, ihtiyarlık dönemini yaşamış, ihtiyarların problemlerini görmüş, çözümler sunmuş, bünyesinde 8-10 hastalığı taşımış, hastaların problemlerini görmüş, çareler sunmuş, bir taraftan sarayda yaşayan Sultan'a seslenmiş "Münhasif Yıldız’ı darülfünun et; tâ, Süreyya kadar âli olsun! Ve oraya seyyahlar, zebanîler yerine, ehl-i hakikat melâike-i rahmeti yerleştir; tâ cennet gibi olsun!"64 demiş, bir taraftan da din ve imanı uğruna girdiği hapishanelerde mahkumların problemlerini görmüş, onlara dersler sunmuş, ıslahlarına vesile olmuş, Müslüman hanımların problemlerini görmüş, onların acılarla karşılaşmamaları için tavsiyelerde bulunmuştur. Herkese münasip dersler vermiştir. Biz sadece bir-iki misalle yetineceğiz a- Bediüzzaman'ın mahkumlara verdiği dersten bir kesit Risale-i Nurdaki hakiki teselliye mahpuslar çok muhtaçtırlar özellikle gençlik darbesini yiyip taze ve şirin ömrünü hapishanede geçirenler Nurlara ekmek kadar muhtaçtırlar. Gençlik damarı akıldan ziyade hissiyatı dinler his ve heves ise kördür, akıbeti görmez, bir dirhem hazır lezzeti ileride bin batman hazır lezzete tercih eder. Bir dakika intikam lezzetiyle katleder, cinayet işler, seksen bin saat hapis acıları çeker. Bir saat sefahet keyfi ile hem hapsin hem düşmanın korkusuyla ömrünün saadeti bozulur. Eğer bu gençler Kur'an terbiyesi ve Risale-i nur hakikatleriyle kendilerini muhafaza etseler tam bir kahraman genç, mükemmel bir İnsan ve mesut bir Müslüman ve sair canlılara sultan Nitekim öyle olmuşlardır. Bediüzzaman'ın hapishanede mahpuslara verdiği dersin sonunda öyle bir sözü vardı ki o söz, gerek hapishane içindekileri ve gerekse hapishane dışındakileri ıslaha kâfi idi. O söz şudur "O'nu tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu tanımayan ve unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır."66 Bediüzzaman'ın hapishanede verdiği bu müessir dersleriyle mahkumların ve mahpusların tövbekar olup terbiyeli, vatana ve millete faydalı bir insan haline geldiğini gören bazı alakadar zatlar "Terbiye etmek için suçluları 15 sene hapse atmaktansa 15 hafta Risale-i Nur dersi almalarını sağlarsak daha çabuk ıslah olurlar."67 demekten kendilerini alamamışlardır. b- Bediüzzaman'ın gençlere verdiği dersten bir kesit Bediüzzaman'ın çeşitli yerlerde gençlere verdiği derslerde şoklayıcı ve uyarıcı ifadelere rastlıyoruz. Şöyle ki "Sizdeki gençlik katiyen gidecek eğer siz meşru dairede kalmazsanız o gençlik zayi olacaktır hem dünya hem kabirde hem de ahirette başınıza belalar getirecek lezzetinden çok size acılar çektirecek ama siz İslam terbiyesi ile büyür gençlik nimetine bir şükür olarak gençliğini itaat ve ibadetle harcar iffetli ve namuslu yaşarsanız o gençlik manen baki kalacak ve ebedi bir gençliği kazanmanıza sebep olacaktır."68 Gençliğin gayri meşru dairedeki zevklerini "zehirli bir bal" a benzeten Bediüzzaman gençlere verdiği bir derste şunları söylüyor "Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz hayatınızı iman ile hayatlandırınız. Farzlarla zinetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle de muhafaza ediniz."69 Gençliği kötü yolda kullananların ve harcayanların çeşitli hastalıklarla hastanelere, taşkınlıklarıyla hapishanelere, menfi sıkıntılarıyla meyhanelere ve sefalethanelere düştüklerine dikkat çeken Bediüzzaman bunu anlamak isteyenlere hastaneleri, hapishaneleri ve kabristanları gösteriyor. Gidiniz hastanelerden, hapishanelerden ve kabristanlardan sorunuz niçin buralara düştünüz deyiniz bu sorunuza onların lisan-ı halleri şöyle cevap verecek —"Gençliğimizi gayri meşru eğlencelerde, isyanda ve haramda mahvettik aklınızı başınıza alın sakın bizim gibi olmayın." Onun şefkati sadece gençleri değil, toplumun bütün katmanlarını kucaklıyordu. Hastalar Risalesi’yle hastalara, İhtiyarlar Risalesi’yle ihtiyarlara, Gençlik Rehberi'yle gençlere, Hanımlar Rehberi’yle hanımlara, hapishanede mahkûmlara dersler vermesi ve onların yaralarına merhem sunması Onun, örneğini Peygamber'den alan şefkatinin sonucuydu. c- Bediüzzaman'ın genç hanımlara verdiği dersten bir kesit Genç hanım kardeşlerime gizli bir sözüm var Geçim derdi için, serseri, ahlaksız, Frenk meşrep bir kocanın tahakkümü altına girmektense, köylü, masum kadınların nafakalarını kendileri çıkarması gibi sizde iktisat ve kanaatle idareye çalışınız. Namusunuzu koruyunuz. Şayet size münasip olmayan bir erkek kısmet olduysa kısmetinize razı olunuz, kanaat ediniz. İnşaallah bu rızanız ve kanaatinizle kocanız da ıslah olur. Yoksa mahkemelere boşanmak için müracaat edeceksiniz, bu da İslam haysiyetine ve millî şerefimize yakışmaz. Değerli hanım kardeşlerim! Şunu kesinlikle biliniz ki meşru dairenin dışında ki zevklerde ve lezzetlerde on derece daha fazla acılar ve zahmetler vardır. Sizin evinizde evlatlarınızla sohbetiniz, yüz sinemadan daha zevklidir. Şu dünya hayatında hakiki lezzet imandadır ve iman Risale-i Nur'un kıymetini çok iyi anlayan hanımların yaptığı hizmetlerden dolayı fevkalade sevindiğini ve sevinç göz yaşları döktüğünü de Bediüzzaman şu şekilde dile getirmektedir Cenâb-ı Hakk'a yüz binler şükür olsun, Risale-i Nur'un tamam kıymetini, o köyün mübarek valideleri ve hanımları tamam anlamışlar. O mübarek hanımların ve kıymetdar ve hâlis âhiret hemşirelerimin, Risale-i Nur'un intişarına gösterdikleri fedakârlık, beni ve bizi kemâl-i sürurdan ağlattırdı. Zâten Risale-i Nur'un mesleğindeki en mühim bir esası, şefkat olduğundan ve şefkat madenleri de hanımlar olduğundan çoktan beri beklerdim ki, kadınlar âleminde Risale-i Nur'un mahiyeti anlaşılsın. Elhamdülillâh, bu havalide de, bu yakında erkeklerden ziyade bir iştiyâk ve faaliyetle buradaki hanımlar tam çalışıyorlar; Sav'lı mübareklerin hemşireleri olduklarını gösteriyorlar. Bu iki tezahür bu zamanda bir fâl-i hayırdır ki; o şefkat madenlerinde Risale-i Nur parlayacak, fütuhat Hizmet Ekolleri İçinde Risale-i Nur'un Yeri ve Önemi Bediüzzaman'ın bu ders ve izahlarını gören ve Nur Risalelerini inceleyen bir insan olarak Hayatlarını korumak için atom bombasına sarılan ve güvenen dünya milletlerine ondan daha üstün ve daha etkili bir silah olarak Risale-i Nur'u gösterenlere72 hak veriyorum ve bunun bir mübalağa olmadığına inanıyorum. Çünkü atom bombası düştüğü yeri yakar, yıkar, silinmez kin ve nefret tohumları bırakır. Ama Kur'an'ın bir nuru ve dersi olan Risale-i Nur, düştüğü yeri ihya eder, canlandırır, sevgi ve barışı hakim kılar. Bunun böyle olduğunu, bir parça ilim ve basiret nazarıyla Nur Risalelerine bakanlar ve Risale-i Nur müellifi Bediüzzaman Said Nursî'nin gerek Türkiye'de ve gerekse dünyadaki hizmetlerine ve etki alanına dikkat edenler bunu anlamakta Şimdi biz, hizmet ekolleri içinde Risale-i Nur'un yer ve önemini madde madde açıklamaya çalışalım 1- Risale-i Nur'un çağımızda en güzel hizmet metodu ve en güzel cihad yöntemi olması Risale-i Nur, asrımızda İslam'a hizmet yollarının en güzeli, en güzel metodu ve en güzel cihad yöntemidir. Risale-i Nur, Yüce Rabbimizin "Hikmet ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et."74 mealindeki ayetinde istediği en güzel davet şeklidir. Yine Ayette ifade edilen "hikmet"in ve "mev'ıza-i hasene"=güzel öğüt" ün de tâ kendisidir. Bu asırda İslam'a ve imana çağırmanın en güzel yöntemlerinden biridir. Risale-i Nur, güneş gibi herkese ve her yere ışık ve ısı vermektedir. Onun hareketi ve faaliyeti güneşin hareket ve faaliyeti gibidir. Gürültüsüz gelir, sessizce sokulur, şefkatle okşar. Canlara can katar. Yakmaz ve yıkmaz. Risale-i Nur bir silahtır, ama öldüren değil, manen ölmüşleri dirilten bir silahtır. Risale-i Nur, Kur'an bahçesinin ayet çiçeklerinden yapılmış bir ilaçtır, ama yan etkisi olmayan bir ilaçtır. Sırf şifadır. İçimizdeki ve dışımızdaki anarşi, terör, stres ve depresyon zehirinin panzehiri, ahlakta meydana getirilen dejenerasyon deprem ve tusunamilerine karşı bir dalgakıran, yıkılmaz bir sur, aşılmaz bir seddir. 2- Risale-i Nur'un, herkese nur olup yalnız fenalara nar olması Risale-i Nur, inceleyen ve tanıyanlar için fevkalade iyi ve fevkalade güzeldir. O, sadece fenalara nardır veya nar için onu bilmeyen ve tanımayanlar onu zehir görmüşlerdir. Nitekim bir zamanlar bir savcı iddianamesinde demiş ki "Said Nursî eserleriyle üniversite gençlerini zehirlemiştir." Buna mukabil, Risale-i Nur'la imanını kurtaran ve asrın her türlü zehrinden kurtulan bir genç şöyle haykırmıştır "Eğer Risale-i Nur bir zehir ise; bizim o zehirlere tonlarla, binlerce kilo ihtiyacımız vardır. Sayın savcı eğer yerini biliyorsa uçaklarla bize göndersin."75 Bediüzzaman ve onun Nur Risaleleriyle çok mücadele etmişlerdir. Ama mücadele edenler yorulmuştur. Çünkü güneşin ışığıyla mücadele edilmez. Risale-i Nur Kur'an güneşinin ışığıdır. Onunla mücadele eden iflah olmaz. Bediüzzaman, sevgili Peygamberimizin çağımızdaki dilidir, onu susturmaya çalışan azaptan kurtulamaz. 3- Risale-i Nur'un bir söz incisi ve mücevher hazinesi olması Risale-i Nur, 6000 sayfalık bir söz incisi, bir mücevher hazinesi, bir gül bahçesi Bediüzzaman da İslâm'ın en güzel ve en yüksek sesli bülbülüdür. Okuyanlar onun yağmur gibi bir rahmet, güneş gibi bir nur, ekmek gibi zorunlu bir gıda, bir ihtiyaç olduğunu görürler. Araştırmacılar onun içinde diş ve baş kıran bir taş, can acıtan lüzumsuz bir dikene rastlayamamışlardır. Nur Külliyatı’nı sıksanız, ondan bal ve şifa damlar. Ağzınızı ve kulağınızı verseniz sağlığa kavuşur, içinizdeki ve dışınızdaki anarşi ve terörün şerrinden, deprem ve depresyon stresinden kurtulursunuz. Risale-i Nur'u okuyanların içinde 7'den 70'e çok insan vardır. Ama onu okuyanların çoğu gençlerdir, eğer onu okuyan gençler, Risale-i Nur'u okumamış olsalardı, onlar bugün ya kendisinin, ya ailesinin ya devletin, ya da milletin, vatanın başına bela olacaklardı. 4- Risale-i Nur'un, sünnet çizgisinde en güzel bir Kur'an yorumu olması Risale-i Nur, çağımızda Kur'an'ın sünnet çizgisinde en tatlı, en yumuşak, en mukni, en mâkul yorumu, Bediüzzaman da İslâm'ın en yüksek gür sesidir. Bediüzzaman, sesi ve sözüyle cihanı velveleye verdi. Doğulu-Batılı, Kuzeyli-Güneyli, onun sesini duyan herkes, onun sesi ve sözüyle doğruldu, dirildi, hakikati itiraf ve ilan etti. Ne yazık ki biz onu kametince anlatmaya muktedir olamıyoruz. Performansımızın % 10'uyla ancak bu vadide yol alıyoruz. Her yıl onun hakkında sempozyumlar düzenleniyor, araştırmalar yapılıyor. Dünya onu konuşuyor, ama o incelendikçe bitmeyen bir hazine gibi bereketleniyor. Bu açıdan olsa gerek ki Şerif Mardin, düşünüp de söylemeye cesaret edemediğim bir hakikati şöyle ifade etmiştir "Said Nursî'nin retoriğinde, Kur'an'ın üslûbunu çağrıştıran yönler bulunmaktadır."76 Asırlardır Kur'an, değil kitap, sayısız kütüphane doğurdu. Her gelen Ondan aldı, Kabını, arabasını ve ambarını ondan doldurdu, ama Ondan hiçbir şey eksilmedi. Kur'an'ın Sünnet çizgisinde çağdaş bir yorumu olan Risale-i Nur da öyle. O kaynağı bulan herkes kabını ondan doldurmakta, ama ondan bir şey eksiltememektedir. O da Kur'an'ın bir ürünü ve bereketidir. Kur'an ve onun bir ürünü olan Risale-i Nur, gür bir şekilde güneş gibi ışığını saçmaya, çağlayan gibi akmaya devam etmektedir. Kendisini Risale-i Nur'un sahibi, varisi ve koruması konumunda görenler, Risale-i Nur üzerinde yapılan bazı tasarruflar ve istifade tarzlarından dolayı endişeye kapılmasınlar ve rahat olsunlar. Ne dost eksiltebilir, eskitebilir onu, ne de düşman söndürebilir. Çünkü o Kur'an güneşinin çağımızda parlayan ışık huzmesidir. İstifade edilmekle eskimez ve eksilmez. Güneş gibidir, üflemekle sönmez, gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan adam yalnız kendine gece yapar. Yani istifade etmeyen veya orijinalini bozma niyetinde olan yalnız kendine zarar verir. En zekâsız ve cahilinden en zeki ve alimine kadar insanlık âleminin bütün tabakaları, fen ve din alimlerinin özellikle şeriat müçtehitlerinin, usûlüddin ve kelam dahilerinin ve muhakkiklerinin Kur'an'ın dersinden tam hisse almaları ve en derin hakikatleri anlamaları, her taifenin kendi ilimlerine ait bütün ihtiyaçlarını ve sorularının cevaplarını Kur'an'dan çıkarmaları, Kur'an'ın hakkın ve hakikatın kaynağı olduğuna bir 6- Risale-i Nur'un orijinal bir ifade ve düşünce olması Risale-i Nur'u okurken hayretimi ve hayranlığımı saklayamıyorum. Derler ki Yeryüzünde yeni söylenmiş bir fikir yoktur. Risale-i Nur'u okuduktan sonra artık bu hükme katılamıyorum. Çünkü, Risale-i Nur'un içindeki fikirlerin tamamına yakını yeni ve orijinaldir. Kur'an'ın o muhteşem tarifini,78 insanın o muhteşem tahlilini,79 kainat kitabının o muhteşem tefsirini, haşrin, yani öldükten sonra ahirette yeniden dirilişin o mükemmel ispatını80 başka nerede bulabilirsiniz? Bir cümle ile ahireti isbat etmek kimin haddine düşmüş? Ama Bediüzzaman bunu yapıyor ve diyor ki "Daimî bir cemal, zail bir müştaka razı olamaz!" İşte size bir cümle ile ahiretin isbatı. 7- Risale-i Nur'un, kâinat kitabının okunuşu olması Risale-i Nur, kâinat kitabının okunuşudur. Onu okuyan kâinatı da okumuş olmaktadır. Bediüzzaman, "Kur'an kâinatı okuyor." diyor. Bunun anlamı, Kur'an, kâinat kitabını tercüme ediyor, demektir. Kur'an gelmeseydi, kâinatın beden dili çözülemeyecekti. Ne için yaratıldığı, ne anlama geldiği bilinemeyecekti. Kur'an "Yerde ve gökte olan her şeyin Allah'ı tesbih ettiğini ve Allah dediğini81 söyleyerek bize tercüman oldu. Kur'an'ın kâinat kitabının bir tercümesi ve tercümanı olduğu tesbitini biz, günümüzde sadece Bediüzzaman'ın Risale-i Nur'unda gördük. Dolayısıyla Bediüzzaman'ın Risale-i Nuru, kainat kitabının Bediüzzaman kâinat kitabını ve o kitabın en büyük ayeti olan insanı okuyor, aklı okuyor, ruhu okuyor, hayatı okuyor, ölümü okuyor, yıldızları okuyor, yerleri ve gökleri okuyor, kadını okuyor, gençliği okuyor, ihtiyarlığı okuyor; hastalığı okuyor, bela ve musibeti okuyor; hasılı bütün bir kâinatı okuyor. Hem de okuduğu her şeyi güzel ve doğru okuyor ve okutuyor. Şimdi biz, Bediüzzaman'ın bunları nasıl okuduğuna dair birer küçük misal vereceğiz, bu misaller deryadan bir damla olacak. Gerisini Risal-i Nur'a havale edeceğiz. Mesela, Kur'an'ı şöyle tarif ediyor, daha doğrusu şöyle okuyor Kur'an Şu büyük Kâinat Kitabı'nın ezelî tercümesi ve o kitabın içindeki tekvini ayetlerin yani varlıkların çeşitli beden dillerinin ebedî tercümanıdır, Yerde ve gökte Allah'ın isimlerine ait manevî hazinelerin keşşafı, Şehadet ve gayb aleminin müfessiri, Olaylar satırlarının altında saklı bulunan gerçeklerin anahtarı, Dünyada, ahiretin dili, Rahman'ın ebedî iltifatlarının ve Sübhan'ın ezelî seslenişlerinin hazinesi, İslamiyet aleminin güneşi, temeli, hendesesi, Ahiret alemlerinin mukaddes haritası, Allah'ın zat, sıfat, isim ve işlerini açıklayan sözü, açık yorumu, kesin delilidir. İnsanlık aleminin mürebbisi, eğitimcisi, En büyük insanlık olan İslamiyet'in suyu ve ışığı, İnsanlığın hakiki hikmeti, İnsanlığı saadete sevk eden gerçek mürşididir. Kur'an, inanmış insanlar için hem bir Şeriat kitabı, Hem bir dua kitabı, hem bir hikmet ve ubudiyet kitabı, hem bir emir ve davet, hem bir zikir ve fikir Bediüzzaman arıyı, okuyor ve diyor ki Bal arısı yaratılışı ve vazifesi açısından bir kudret mucizesidir. Koca bir "Nahl" suresi onun ismiyle isimlendirilmiştir. 1- O küçücük "bal makinesi"nin zerrecik başında onun önemli vazifesinin mükemmel programı yazılmış, 2- Küçücük karnına yemeklerin en tatlısı konulmuş, pişirilmiş, 3- Süngücüğüne kendi vücuduna zarar vermeden öldürücü zehir yerleştirilmiş. Bu işler dikkat ve ilimle, gayet hikmet ve irade ile, tam bir intizam ve muvazene ile olur. Yer yüzündeki bütün arılarda aynı şeylerin aynı anda, aynı tarzda olması Allah'ın varlığını ve birliğini isbat Bediüzzaman çekirdekleri ve meyveleri okurken de şöyle diyor Bütün meyveler ve içindeki tohumcuklar 1- Birer Rabbanî hikmet mucizesi, 2- Birer İlahî sanat harikası, 3- Birer İlahî rahmet hediyesi, 4- İlahî vahdetin birer maddî delili, 5- Ahirette ilahî lütufların birer müjdecisi, 6- Allah'ın ilim ve kudretinin her şeyi kuşattığına birer sadık şahittirler… Bunlar beden dilleriyle şöyle derler "Dal budak salmış şu koca ağacın içinde dağılma, boğulma, bütün o ağaç bizdedir. Onun kesreti vahdetimizde çokluğu, tekliğimizin içindedir. Hatta her bir meyvenin kalbi hükmünde olan her bir çekirdek de birliğin maddî aynası oldukları gibi, koca ağacın cehri zikir ile çektiği ve okuduğu Allah'ın bütün isimlerini onlar kalbî ve hafî zikirle çeker ve okurlar… Şu kâinat ağacının bir meyvesi olan insan, çok varlıklar içinde birliği gösterdiği gibi, kalbi de iman gözüyle çokluk içinde birlik sırrını Bediüzzaman, Allah'ın sanat ve icraatındaki inceliği gözler önüne seriyor. Biz biliyoruz ki bir şey ne kadar çok olursa o kadar değeri azalır. Ama Allah'ın işlerinde durum böyle değildir. Bir şeyin çokça yaratılması onun mükemmelliğine zarar vermiyor. Sür'atle yapılması sanat değerini düşürmüyor. Mesela her canlıda gözün bulunması gözün kıymetini azaltmaz. Her şeyin birbirine tam karışmış olması, tam farklı ve imtiyazlı olmalarına engel olmuyor. Toprağa karışık atılan tohumlar ve çekirdekler bir birine karışmaz. Bu işler, hiçbir yerde olmadığı halde, her yerde hazır ve nazır olan Allah'ın işleridir. Hiçbir şey Ondan gizlenmediği gibi, hiçbir şey Ona ağır gelmez. Zerrelerle yıldızlar Onun kudretine göre Bediüzzaman, hayatı ve ölümü okuyor87 ve diyor ki Hayat, cemali tecelliyi gösteren bir ehadiyyet delilidir, ölüm de celali tecelliyi gösteren bir vahidiyyet Evet hayat, kudret-i ezeliyenin en büyük ve en ince ve en acîb bir mu'cizesidir ve bütün ni'metlerden üstündür ve mebde' ve meâdın bürhanlarından en zâhir bürhandır. Evet, hayat nevi'lerinin en ednası nebat hayatıdır. Hayat-ı nebatiyenin başlangıcı, çekirdekte veya habbede hayat düğümünün uyanıp açılmasıdır. Bunun keyfiyeti o kadar zâhir, o kadar umumî, o kadar me'luf iken, zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar hikmet-i beşerden ve felsefesinden gizli kalmıştır. İşte hayatın ne derece ince olduğu Bediüzzaman çok harika bir şekilde değişik yönleriyle insanı okuyor. Başlı başına bir sempozyum konusu olan bu meseleden biz sadece bir özet sunmakla yetineceğiz. İnsanın Yaratılış Gayesi İnsanın yaratılmasından maksat, gizli olan İlahî hazineleri açmak, Kadir-i Ezelî'ye delil, nurlu makes ve Cemal-i Ezeli'ye şeffaf bir ayna İnsan belası çok, ama belalarını defedecek kadar gücü yok. " İnsan zayıftır; belaları çok… Fakirdir ihtiyacı pek ziyade… Âcizdir; hayat yükü pek ağır… Eğer Kadir-i Zülcelal'e dayanıp tevekkül etmezse ve itimad edip teslim olmazsa, vicdanı daima azap içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder."91 İnsan Cenab-ı Hakk'ın antika bir sanat eseri İnsan Cenab-ı Hakk'ın antika bir sanat eseridir. En nazik ve nazenin bir kudret mucizesidir. Cenab-ı Hakk insanı, bütün isimlerinin cilvesine mazhar, nakışlarına medar ve kainata bir misal-i musağğar suretinde Bu tariften de şunu anlıyoruz Cenab-ı Hakk insanı sanatının bir antikası, kudretinin bir mucizesi, isimlerinin cilvesine en büyük ayna, nakışlarının bir tablosu ve kainatın küçültülmüş bir şekli yapmıştır. İnsan kâinatta çok nazik ve nazenin bir çocuk gibi İnsan şu kainat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer. Zatında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret Çocuk çok güçsüz, çok zayıftır ama çok büyükleri ve çok güçlüleri kendisine hizmet ettirmektedir. İnsan da öyle cirmi ve cismi itibariyle çok küçük ve zayıf olmasına rağmen koca kainatı emrinde çalıştırmaktadır. Bu gücün, zayıflığından kaynaklandığını itiraf etmeyen çocuk tokata müstehak olduğu gibi; kainatı emrine veren Allah'ın sonsuz kudretini ve kendisinin de son derece güçsüzlüğünü görmeyen insan da şımarıklığının cezasını çekecektir. İnsan şu dünyada bir memur ve misafir İnsan, şu dünyaya bir memur ve bir misafir olarak Memur, itaat etmekle görevlidir. Misafir ise, misafir olduğu yerde ebediyyen kalacak gibi nazlanmaz. "Burası benimdir" havalarına girmez. Beraberinde getirmediği şeye gönlünü bağlamaz. İnsan kâinat kitabının fihristesi, içindekileri İnsan, Allah'ın isimlerine ait garip cilveleri, hayretten hayrete düşüren tecellileri içeren kâinat kitabının bir fihristesi, yani içindekiler kısmıdır. İnsan, alemde bir ölçü birimi, bir terazi ve bir liste İnsan, kendi minnacık ilminden Allah'ın sonsuz ilmini, kendi minnacık kudretinden Allah'ın sonsuz kudretini, kendi malikiyetinden Allah'ın malikiyetini anlayan ve ölçen bir ölçü birimi. İnsan, her şeyi tartan ve takdir eden bir terazi, kâinatın bir listesidir. Alemdeki her şey başlıklar halinde onda sıralanmıştır. İnsan bir özet, bir harita ve bir anahtar külçesi Kâinat kitabının bir özeti, alemlerin bir haritası, Allah'ın gizli definelerini açan bir anahtar külçesi… Varlıklara serpilen ve vakitlere takılan kemal ve cemalinin, sanat ve hünerinin en güzel bir takvimidir. İnsan, bir çekirdek, bir meyve ve bir âyete'l-kürsi İnsan kainat ağacının bir çekirdeği ve o kâinat ağacını içinde toplayan bir meyvesi… Kâinat kitabının en büyük âyeti ve âyete'l-kürsîsidir. İnsan yeryüzünde Allah'ın en saygın misafiri, halifesi ve müfettişi Kainat sarayının en saygın misafiri, en faal memuru, en gürültülü ve sorumlu bakanı ve Allah'ın yeryüzündeki halifesidir. İnsan, ezel ve ebed padişahı olan Allah'ın son derece dikkat altındaki her hareketi kaydedilen bir müfettişidir. İnsan, külli bir kul ve en anlayışlı bir muhatap İnsan, külli bir kuldur. Her varlığın kulluğu onunla temsil edilir. Her varlığın ibadetini Allah'a takdim etmekle o mükellef tutulmuştur. İnsan, Allah'ın hitaplarına en anlayışlı bir muhataptır. Canlılar içinde en muhtaç odur. Sınırsız fakrı ve sınırsız acziyle beraber, sınırsız arzu ve düşmanları olan varlık odur. Kabiliyetçe en zengin ama, hayatın lezzetleri açısından en kederli olan odur. Çünkü onun lezzetleri acılarla karışıktır. Bekaya, ölümsüzlüğe en çok muhtaç, en çok layık, en çok müştak, ebedî saadeti sınırsız dualarla isteyen odur. Bütün dünya nimetleri kendisine verilse de, beka arzusu karşılanmadığı takdirde tatmin olmayan varlık odur. Kendisine iyilikler yapan Zatı seven, sevdiren ve sevilen odur. Allah'ın kudretinin harika bir mucizesi odur. Kâinatı içine alan ve ebede gitmek için yaratıldığına bütün insanî cihazları şehadet eden varlık İnsan cirmi küçük, ama cürmü, günahı büyük, cismi küçük, ama görevi ve makamı büyük Bediüzzaman çağını okuyor. Hem de çok güzel okuyor. Okuduklarını yazıyor ve yazdıklarını okutuyor. Bunların hepsine misal vermeye kalksam tebliğimi sunmaya zaman kalmaz. Bediüzzaman kendisini tanıtırken "yarı ümmi bir insanım"96 diyor. Yarı ümmi bir insan kainatı, hayatı, insanı böyle okursa ve altı bin sayfalık bir iman külliyatı ortaya koyarsa, yarı ümmi olmasaydı kim bilir nasıl olurdu ve nasıl okurdu? Bir düşünün! 8- Risale-i Nur’un, tefekkürün cisimleşmiş şekli olması "Onlar hala tefekkür etmeyecekler mi?",97 " Tefekkür gibi ibadet yoktur."98 "Bir saat tefekkür, bir yıl nafile ibadete bedeldir."99 gibi ayet ve hadisler tefekkürün ne kadar önemli bir hakikat olduğunu göstermektedir. Evet ama bu tefekkür nasıl bir şeydir? İşte bu sorunun cevabını Risale-i Nur'da bulabilmekteyiz. Çünkü, Risale-i Nur, ayet ve hadislerde övgüsü yapılan tefekkürün adeta mücessem şeklidir. Risale-i Nur’un müellifi "Fikrin sönük ise Kur'an'ın güneşi altına gir."100 der. Bendeniz de buna dayanarak diyorum ki Tefekkür edemiyor ve düşünemiyorsan, Risale-i Nur’u oku. Onu okursan Kur'an'ın ve Sünnet'in istediği en muhteşem tefekkürü görmüş ve yapmış olursun. Hz. Muhammed Kur'an'la o kadar bütünleşmişti ki, adeta "canlı Kur'an" olmuştu. Bu düşünceden yola çıkarak biz de diyoruz ki Bediüzzaman'ın ortaya koymuş olduğu Risale-i Nur Kur'an ve hadislerde medh-ü senası yapılan "tefekkürle o kadar bütünleşmişti ki adeta tefekkürün kendisi ve mücessem şekli olmuştur. Yani, Kur'an canlanıp, cisimleşip Muhammed Mustafa olduğu gibi; Kur'an ve hadislerle övülen tefekkür de sanki canlanmış, cisimleşmiş, kitaplaşmış, Risale-i Nur olarak ortaya bu sözlerimi Risale-i Nur onayladığı gibi özellikle Üstad'ın şu sözü de tasdik etmektedir Ben namaz tesbihlerinin sonunda, otuz üç defa kelime-i tevhidi zikrederken, birden kalbime geldi ve ihtar edildi ki Hadîs-i Şerifte "Bazen bir saat tefekkür, bir sene ibadet hükmüne geçer" Hadis-i Şerifinde ifade edilen o bir saat, Risale-i Nur'da var; çalış, o saati bul."101 "Birkaç gün sonra hâtırıma geldi ki Madem Risale-i Nur bu zamanın bir mürşididir, talebelerine en büyük bir vird devamlı okunması gereken bir dua ve yapılması gereken bir zikir olabilir diye kaleme Bu ifadelerden de anlaşılıyor ki Risale-i Nur, okuyucusunu sadece ilim ve irfan açısından zengin eden bir kitap değil, aynı zamanda o bir dua ve zikirmiş. Yani Risale-i Nur'la meşgul olan insan, aynı zamanda zikir, fikir, şükür, dua ve ibadet yapmaktaymış. 9- Risale-i Nur'un, okuyucularını hakka ve hayra bağlaması, kötülerden ve kötü alışkanlıklardan koruması Risale-i Nuru okuyanlar öylesine kendilerini kâinat kitabını okumaya, Cenab-ı Hakk'ın esma ve sıfatının tecellilerini, güzelliklerini seyretmeye kaptırdılar ki dünyalarında kötü düşüncelere, kötü alışkanlıklara, stres ve depresyona, anarşi ve teröre bir dakikalık bile zamanları anarşist, bir terörist dahi Risale-i Nur'ları okusa ve okuduklarını bir parça anlasa, bırakın yakıp yıkmayı, çalıp çırpmayı, kapıp kaçırmayı, adam öldürmeyi, karıncayı dahi ezmez bir insan haline geleceğini çok rahat söyleyebiliriz. Nitekim, birkaç kişinin katili, pranga mahkumu bir mahpus hapishanede Risale-i Nur'ları okuduktan sonra tövbe ediyor, düzgün bir insan oluyor, kendisini rahatsız eden bir tahta kurusunu alıp Bediüzzaman'ın yanına geliyor ve soruyor "Üstadım! Bunu öldürmeye izin var mı? Öldürsek günaha girer miyiz?" Görüyorsunuz manzarayı değil mi? Birkaç kişiyi gözünü kırpmadan öldüren bir cani, Bediüzzaman'ın hapishaneye sokulan Meyve Risalesi’ni okuduktan sonra ne hale Bediüzzaman'ın hapishanede verdiği derslerle imanını kurtaran, müebbet hapse çarpılıp da intihara karar veren mahkumların tövbe edip ıslah olduğunu gören ilgili zatlar "Devlet akl debilse de suçlulara 15 yıl ceza vermek yerine, 15 hafta Risale-i Nur okutsa işte zaman gerçekten suçluyu terbiye etmiş, tekrar suçluyu topluma kazandırmış ve faydalı bir insan haline getirmiş olur." demekten kendilerini alamamışlardır. Risale-i Nur'un bu etkisinden dolayıdır ki Nursî, Risale-i Nur'ları övmüş. Övmesinin sebebini de şöyle açıklamıştır "Ben yeminle söyleyebilirim ki Risale-i Nur'u övmekten maksadım Kur'an'ın hakikatlerini ve imanın rükünlerini teyid ve ispat ve neşr etmiş olmasındandır. Halik-i Rahimime yüz binler şükrolsun ki, kendimi kendime beğendirmemiş. Nefsimin ayıplarını ve kusurlarını bana göstermiş ve bende nefs-i emmareyi başkalara beğendirmek arzusu 10- Risale-i Nur'un, bir evi değil, bütün evleri, bir vicdanı değil, bütün vicdanları tamir etme gibi bir görevi olması Yukarıdaki izah ve misallerden de anlaşılıyor ki"Risale-i Nur, yalnız cüz'î bir tahribatı, küçük bir evi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyet'i içine alan, dağlar büyüklüğünde taşları bulunan büyük bir kal'ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbin ve has bir vicdanın ıslahına çalışmıyor, belki bin seneden beri biriken, müfsid âletlerle dehşetli yaralanan umumi kalbi ve umumî efkârı kamu vicdanını ve kamu oyunu tamir ediyor. Herkesin, özellikle mü'minlerin dayanak noktası olan İslâmî esasların, cereyanların ve şeairlerin kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan umumi vicdanı, ve vicdanda açılan geniş yaraları Kur'an'ın ve îmanın ilâçları ile tedavi etmeye çalışıyor."105 Risale-i Nur'un, Okuyucularına Sağladığı Faydalar Risale-i Nur'un sadık öğrencilerine kazandırdıklarından birkaç tanesini açıklamakla yetineceğiz 1- Hakiki ve sarsılmaz bir imanı kazandırıyor Risale-i Nur, samimi ve sarsılmaz öğrencilerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymetli sonuca karşılık fiyat olarak, onlardan tam ve hâlis bir sadâkat ve dâimi ve sarsılmaz bir sebat ister. Evet Risale-i Nur, on beş senede kazanılan kuvvetli îman-ı tahkikîyi, on beş haftada ve bazılara on beş günde kazandırdığına, yirmi senede yirmi bin zat tecrübeleriyle şahitlik yaparlar. Bediüzzaman önemli bir açıklamada bulunuyor ve diyor ki Risale-i Nur talebelerinin hasları olan sâhib ve vârisleri ve haslarının hasları olan erkân ve esasları kardeşlerime bugünlerde vuku' bulan bir hâdise münasebetiyle beyan ediyorum ki Risale-i-Nur, İslâm hakikatlerine dair ihtiyaçlara kâfi geliyor. Başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat'î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve hakiki yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risale-i Nur'dadır. Evet on beş sene yerine, on beş haftada Risale-i Nur o yolu kestirir, okuyucularını hakiki imana Risale-i Nur, şimdiye kadar hiç bir ilim adamının tam bir vuzuhla isbat edemediği en muğlak meseleleri gayet basit bir şekilde, en bilgilisinden en bilgisizine kadar herkesin kabiliyeti oranında anlayabileceği bir tarzda, şüphesiz ikna edici ve yakini bir şekilde izah ve isbat eder. Bu özellik hemen hemen hiç bir ilim adamının eserinde Buna şahitlerden biri de bu aciz bendenizim. 2- Risale-i Nur, sadık talebelerinin kabre imanla girmelerini sağlıyor Risale- i Nur'un sâdık talebeleri îmanla kabre gireceklerine ve ehl-i Cennet olacaklarına dair kudsî ve kuvvetli bir müjde bulunduğu gösterilmiştir. Fakat bu pek büyük mes'eleye ve çok kıymetli işarete tam kuvvet verecek bir delil ister diye beklerdim. Allah'a hamdolsun iki işaret birden kalbime geldi Birinci işaret Hakiki iman, ilmel-yakînden hakkal-yakîne bilerek imandan yaşayarak imana yaklaştıkça daha sökülüp alınamayacağına ehl-i keşf ve tahkik hükmetmişler; ve demişler ki 'Sekerat vaktinde şeytan vesvesesiyle ancak akla şüpheler verip tereddüde düşürebilir.' Bu nev'i îman-ı tâhkikî ise yalnız akılda durmuyor. Belki hem kalbe, hem ruha, hem sırra, hem öyle letaife sirayet ediyor, kökleşiyor ki, şeytanın eli o yerlere yetişemiyor; öylelerin îmanı zevalden mahfuz kalıyor. Bu îman-ı tahkikînin vusûlüne vesile olan bir yolu, velayet-i kâmile ile keşf ve şuhud ile hakikata yetişmektir. Bu yol ehass-ı havassa mahsustur, îman-ı şuhûdîdir. İkinci işaret İman-ı bilgayb cihetinde sırr-ı vahyin feyziyle bürhanî ve Kur'anî bir tarzda, akıl ve kalbin imtizaciyle hakkalyakîn derecesinde bir kuvvet ile, zaruret ve bedâhet derecesine gelen bir ilmelyakîn ile hakaik-i îmaniyeyi tasdik etmektir. 3- İnsanın sadece aklını değil, diğer latîfelerini dahi nurlandırıyor Risale-i Nur, sair ilimler ve kitaplar gibi okunmamalı. Çünkü, ondaki imanı hakikileştirme ilimleri, başka ilimlere ve mârifetlere benzemez. Akıldan başka çok insanî latifelerin de kuvvet ve 4- İnsanları cemaatleştirerek ahirete ait amellerde onları birbirinin sevap ve hizmetine ortak ediyor, her bir hakiki ve sadık öğrencisini binler, milyonlar adam haline getiriyor Hem ahirete ait amellere ortaklık prensibiyle, Risale-i Nur her bir öğrencisine, her bir günde binlerce hâlis lisanlar ile edilen makbûl duaları ve binlerce salih adamın işledikleri salih amellerin kazandığı sevaplar kadar sevapları kazandırıp, her bir hakikî, sâdık ve sebatkâr şakirdini amelce binler adam hükmüne getiriyor. Elbette böyle bir kazanç, öyle bir fiyat ister. Madem hakikat budur. Risale-i Nur dairesinin yakınında bulunan ilim ve tarikat adamları, sofî meşreb zatlar, onun cereyanına girmek ve ilim ve tarîkattan gelen eski sermayeleriyle ona kuvvet vermek ve genişlemesine çalışmak ve öğrencilerini teşvik etmek ve bir buz parçası olan benliğini, tam bir havuzu kazanmak için, o dairedeki âb-ı hayat havuzuna atıp eritmek gerektir ve çok lüzumludur. Yoksa Risale-i Nur'a karşı rakìbane başka bir çığır açmak ile hem o zarar eder, hem bu müstakìm ve metin cadde-i Kur'aniye'ye bilmeyerek zarar verir; zındıkaya bir nevi yardım olur. 5- Zararlı akımlar ve alışkanlıklardan koruyor Bediüzzaman, öğrencilerini adeta bağlıyor, onları zararlı akımlara ve alışkanlıklara karşı koruyor ve şöyle diyor "Sakın, sakın! Dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihad etmiş birlik kurmuşdalâlet fırkalarına karşı perişan etmesin! "Allah için sevmek" Rahmanî prensibi yerine, Allah korusun "siyaset için sevmek" şeytanî prensibi hükmeder, melek gibi bir hakikat kardeşine düşman olur ve şeytan gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve taraftarlık ile zulmüne rıza gösterip, cinayetine manen şerik eylemesin. Evet bu zamanda siyaset, kalbleri ifsad eder ve asabî ruhları azâb içinde bırakır. Selâmet-i kalb ve istirahat-ı ruh isteyen adam, siyaseti bırakmalı. Evet, şimdi küre-i arzda herkes ya kalben, ya ruhen, ya aklen, ya bedenen gelen musibetten hissedardır, azab çekiyor, perişandır. Bilhassa ehl-i dalâlet ve ehl-i gaflet, rahmet-i umumiye-i İlahiye’den ve hikmet-i tâmme-i Sübhâniye’den habersiz olduğundan, nev-i beşere rikkat-i cinsiye, alâkadarlık cihetiyle kendi eleminden başka nev-i beşerin şimdiki elîm ve dehşetli elemleriyle dahi müteellim olup azab çekiyor. Çünki lüzumsuz ve mâlâyâni bir surette vazife-i hakikiyelerini ve elzem işlerini bırakıp âfâkî ve siyasî boğuşmalara ve kâinatın hâdisatına merak ile dinleyerek, karışarak ruhlarını sersem ve akıllarını geveze etmişler. Ve bilerek kendi zararına fiilen rıza göstermek cihetinde, zarara razı olana şefkat edilmez mânasındaki "errazî bizzarari layunzaru leh" kaidesiyle şefkat hakkını ve merhamet liyakatını kaybetmişler. Onlara acınmaz ve şefkat edilmez. Ve lüzumsuz başlarına belâ getirirler. Binler teessüf ki; şimdiki müdhiş yılanların hücumuna mâruz bîçare ilim adamları ve dindarlar, sineklerin ısırması gibi cüz'î kusurları bahane ederek, birbirini tenkid ile, yılanların ve zındık münafıkların tahribatlarına ve kendilerini onların eliyle öldürmesine yardım 6- Bu asrın hastalığı olan dünyayı dine tercih etme belasından kurtarıyor Bu acib asrın dünya hayatını ve yaşamak şartlarını ağırlaştırması ve çoğaltması ve zaruri olmayan ihtiyaçları, zaruri ihtiyaçlar derecesine getirmesiyle, hayatı ve yaşamayı, herkesin her vakitte en büyük maksad ve gayesi yapmıştır. Bu anlayış onun dinî ve ebedî hayatına ya sed çekmiş ya da din ve ahiret hayatını ikinci ve üçüncü derecede bırakmıştır. Bu hatâsının cezası olarak öyle dehşetli bir tokat yemiş ki, dünyayı başına Cehennem eylemiştir. İşte bu dehşetli musibette, dindarlar da büyük bir yanılgı içine düşmüşlerdir. Buna bir misal şudur Bir kısım dindar ve mütteki insanlar, bizimle gayet ciddî alâkadarlık peyda ettiler. Dindar olma ve dini yaşama niyetleri varmış. Ne yazık ki niyetleri dünya hayatında muvaffak olmak ve işlerinin rast gitmesini sağlamakmış. Hattâ tarikatı keşf ve keramet için isterlermiş. Dinî vazifelerin ahirete ait meyvelerini dünya hayatına bir dirsek, bir basamak yapma niyetinde imişler. Bilememişler ki, ahiret saadeti gibi dünya saadetine de medar olan dinin dünyaya ait faydaları, yalnız tercih ve teşvik edici derecesinde olabilir. Eğer o hayırlı amelin yapılmasına sebeb olsa, o ameli iptal ve zayi eder; ihlâsı kırılır, sevabı kaçar. Bu hasta ve gaddar ve bedbaht asrın belâ ve vebâsından ve zulüm ve zulmetinden en tecrübeli bir kurtarıcı, Risale-i Nur'un neşrettiği nur olduğuna kırk bin şâhid vardır. Demek Risale-i Nur'un dairesine yakın bulunanlar, içine girmezse, tehlike ihtimali Bu asrın bir özelliği şudur Bu asır, dünya hayatını ebedi hayata bilerek tercih ettiriyor. Yâni kırılacak bir cam parçasını, bâkî elmaslara bildiği halde tercih etmek bu asır insanının adeti haline gelmiştir…Küçük bir ihtiyaç ve küçük bir dünyevî zarar yüzünden elmas gibi dinin emirlerini terk eder. Bu acib asrın bu dehşetli hastalığına karşı ancak Kur'an'ın ilâçlarını sunan Risale-i Nur dayanabilir; ve onun metîn, sarsılmaz, sebatkâr, hâlis, sâdık, fedâkâr öğrencileri karşı koyabilir. Öyle ise, her şeyden evvel onun dairesine girmeli. Sadâkatla, tam metanet ve ciddî ihlâs ve tam îtimad ile ona yapışmak lâzım ki; o acib hastalığın tesirinden 7- Okuyucularını takva ve salih amele yönlendiriyor Bugünlerde Kur'an-ı Hakîm'in nazarında îmandan sonra en ziyade esas tutulan takva ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm. Takvâ, haramlardan ve günahlardan kaçınmak; ve amel-i sâlih, Kur'an'ın emirleri dairesinde hareket etmek ve hayrat kazanmaktır. Bu zamanda tahribat ve olumsuz akımlar dehşetlendiği için, takvâ bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, büyük günahları işlemeyen, kurtulur. Böyle büyük günahlar içinde amel-i sâlihin ihlâsla muvaffakıyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şartlar içinde çok hükmündedir. Hem takvâ içinde bir çeşit salih amel var. Çünkü bir haramın terki vâcibdir. Bir vâcibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var. Takvâ, böyle zamanlarda, yani binlerce günahın hücumu anında bir tek günahtan kaçınma, az bir amelle, yüzlerce günahı terk etme ve yüzlerce vâcib işlenmiş oluyor. 8- İlim erbabını tahrik etmekten ve tarikat mensuplarıyla uğraşmaktan alıkoyuyor. Elimizde nur var, topuz yok! Nur incitmez, ışığıyla okşar. Ve bilhassa ilim ehli olsa, ilimden gelen enaniyeti de varsa, enaniyetlerini tahrik etmeyiniz. Mümkün olduğu kadar "ve iza merru billağvi merru kirama" düsturunu rehber ediniz. Onların fikren bir yanlışı varsa da affediniz. Değil onlar gibi dindarlar ve tarikata mensub müslümanlar, şimdi bu acib zamanda îmanı bulunan ve sapık gruplardan bile olsa, onlarla uğraşmamak ve Allah’ı tanıyan ve ahireti tasdik eden Hıristiyan bile olsa, onlarla medar-ı niza noktaları medar-ı münakaşa etmemeyi hem bu acib zaman, hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktiza 9- Her şeyde Allah'ın rahmetinin izini, özünü ve yüzünü gösterip okuyucularını dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşturuyor Ben tahmin ediyorum ki Bütün yer küresinin bu yangınında ve fırtınalarında, kalb selâmeti ve ruh istirahatını muhafaza eden ve kurtaran, yalnız hakikî iman ehli, tevekkül ve rıza ehlidir. Bunların içinde de en ziyade kendini kurtaranlar, Risale-i Nur'un dairesine sadâkatla girenlerdir. Çünkü bunlar, Risale-i Nur'dan aldıkları tahkiki îman derslerinin nuruyla ve gözüyle, her şeyde Allah'ın rahmetinin izini, özünü, yüzünü görüp, her şeyde hikmetinin kemalini, adaletinin cemalini müşahede ettiklerinden tam bir teslimiyet ve rıza ile, İlahî terbiyenin icraatından olan musibetlere karşı teslimiyetle, gülerek karşılıyorlar, rıza gösteriyorlar, şefkatlerini İlahî merhametten daha ileri sürmüyorlar ki, elem ve azab çeksinler. İşte buna binaen, değil yalnız ahiret hayatının, belki dünyadaki hayatın dahi saadet ve lezzetini isteyenler, -hadsiz tecrübelerle kesinleşmiştir ki- bunu ancak Risale-i Nur 'un îmanî ve Kur'anî derslerinde 10- Sadaka gibi, Risale-i Nurun okunması da rahmeti celb ve belaları def' eder Hem siz, hem onlar bilsinler ki sadaka belâyı def'ettiği gibi; Risale-i Nur Anadolu'dan, hususan Isparta, Kastamonu'dan gök ve yer kaynaklı afetlerin gitmesine ve kalkmasına vesiledir. Evet Risale-i Nur, sefine-i Nuh gibi, Anadolu'yu Cûdî dağı hükmüne getirip, yer kürenin yangınından ve tufanından kurtulmasına bir sebebdir. Çünkü îman zayıflığından gelen azgınlıklar, Allah'ın yasaklarını çiğnemeler, çoğu kere genel musibeti davet ettiği gibi; îmanı fevkalâde kuvvetlendiren Risale-i Nur, o genel musibeti, Allah'ın rahmetiyle dairesinin dışına bırakmaya vesile oldu. Anadolu'da yaşayıp da sadece dünyayı düşünen Anadolu halkı, Risale-i Nur'a girmeseler de ilişmesinler. Eğer ilişseler; yakında bekleyen yangınlar, tufanlar, zelzeleler ve taunların istilâsına uğrayacaklarını düşünsünler, akıllarını başlarına alsınlar. Mâdem biz onların dünyalarına karışmıyoruz, onların da lüzumsuz bir halde bu derece âhiretimize karışmalarında onlara felâket getirmek ihtimali 11- Okuyucularını, ülfeti, ilim zannetme sapıklığından kurtarıyor İnsanları fikren dalalete atan sebeblerden biri; ülfeti, yani alışageldikleri şeyleri ilim telakki etmeleridir. Yani alıştıkları şeyleri kendilerince ilim zannederler. Hattâ ülfet dolayısıyla âdiyatı, rutin şeyleri düşünüp önem vermezler. Halbuki ülfetlerinden dolayı malûm zannettikleri o âdi şeyler, birer hârika ve birer kudret mu'cizesi oldukları halde, ülfet sebebiyle onları düşünüp dikkate almıyorlar; tâ onların üstünde olan seyyal tecellilere bakabilsinler. Bunların meseli deniz kenarında durup, denizin içerisindeki hayvanata ve sair garib hallerine bakmayarak, yalnız rüzgârla meydana gelen dalgalara ve güneşin şualarından peyda olan parıltısına dikkat etmekle denizlerin sahibi olan Allah'ın büyüklüğüne delil getiren adamın durumu Hakikate bakılırsa zannettikleri ilim, ilim değil, cehalettir. Bu sırra binaendir ki, Kur'an, âyetleriyle insanların dikkatini alıştıkları şeylere çeviriyor. Âyetler, yıldızlar gibi ülfet perdesini deler, atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki harikulade mu'cizeleri o âdiyat sıradan şeyler içerisinde 12- Sapıklık derelerinde yolunu kaybetmişlere en doğru bir kılavuz oluyor Kur'an'ın sırlarına ait yazılan Sözler, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilâç, bir merhem ve karanlıkların hücumuna hedef olan Müslümanlara en faydalı bir nur ve sapıklık derelerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu inancındayım. Bilirsiniz ki, eğer sapıklık cehaletten gelmiş olsaydı onu yok etmek kolay olurdu. Fakat sapıklık, fenden ve ilimden geldiği için ondan kurtulmak o kadar kolay olmamaktadır. Eskiden ikinci kısım, binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşad ile yola gelebilirdi. Çünkü öyleler kendilerini beğeniyorlar; hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenab-ı Hak şu zamanda, Kur'an i'cazının manevî pırıltılarından olan malûm Sözler'i, şu sapık zındıklara bir ilaç olarak verdiğini 13- Kur'an'ın nurundan yoksun feylesofların ilimlerinin cehalet olduğunu söylüyor Zerrelerin hareketlerini, değişim ve dönüşümlerini, o akılsız feylesoflar hikmetsiz zannetmişler ve hakikatta biri enfüsî, diğeri âfâkî iki cezbeli harekette Allah'ı zikir ve tesbih ile Mevlevî gibi zikreden ve dönmeye kalkan o zerreleri, kendi kendine, sersem gibi dönüp oynuyorlar iddiasında bulunmuşlar. İşte bundan anlaşılıyor ki; onların ilimleri ilim değil, cehildir. Hikmetleri, 14- Hazm olmayan bilgiden, hazm olmuş ilim ve marifete kavuşturuyor Hazm olmayan, yaşanmayan ilim, telkin edilmemelidir. Hakikî mürşid âlim; koyun gibi olur, kuş gibi olmaz. Çünkü koyun kuzusuna hazm olmuş tertemiz sütü, kuş da yavrusuna hazm etmediği kusmuğunu verir. Alim de işte bu koyun gibidir; hazm ettiği, Allah rızası için amele dönüştürdüğü ilmini Hem de ilim iki kısımdır Bir nevi ilim var ki, bir def'a bilinse ve bir iki def'a düşünülse kâfi gelir. Diğer bir kısmı, ekmek gibi, su gibi her vakit insan onu düşünmeye muhtaç olur. Bir def'a anladım, yeter diyemez. İşte ulûm-u îmaniye bu kısımdandır. Elinizdeki Sözler inşâallah o 15- Dünya ile ahiret arasındaki mesafenin çok kısa olduğunu bildiriyor, gafletten uyandırıyor. Fesübhanallah! Mülk ile melekût arasındaki hicab ne kadar incedir, aralarındaki mesafe ne kadar büyüktür. Dünya ile âhiret arasındaki yol ne kadar kısa ve ne kadar uzundur. İlim ile cehalet arasındaki perde ne kadar ince ve ne kadar kalındır. Îman ile küfür arasındaki berzah ne kadar şeffaf ve ne kadar kesiftir. İbadetle masiyet arasındaki mesafe ne kadar kısadır. Halbuki araları cennet ile cehennemin araları kadardır. Hayat ne kadar kısa, arzular ne kadar uzundur. Evet hal ile mazi arasında öyle ince bir perde vardır ki, ruhun mazi cihetine geçmesine mani değildir. Cesede nisbeten bitmez bir mesafedir. Kezalik mülk ile melekût, dünya ile âhiret arasında da gönül ehli için şeffaf, heva ve heves ehli için de kesif ince bir perde vardır. Kezalik gece ile gündüz arasında latif bir perde var ki, gözün kapanmasıyla gece olup, açılmasıyla gündüz olduğu gibi; nefsin âlem-i maneviyata gözü kapanırsa ebedî bir gece içinde kalır; gözü maneviyata açılırsa gündüze kavuşur. Kezalik Allah'ın hesabına kâinata bakan adam her ne müşahede ederse ilim olur. Eğer gafletle sebepler hesabına bakarsa, ilim zannettiği şey de cehalet olur. Kezalik Îman ve tevhid ile bakan, âlemi nurlu görür ve illâ âlemi karanlıklar içerisinde Demek en hâlis ve en selâmetli ve en mühim ve en başarılı hizmet, Risale-i Nur Talebelerinin daireleri içindeki kudsî Sosyal hayattaki Risale-i Nur Talebelerinin vaziyetlerini hatırladım. Risale-i Nur talebelerinin kurtuluşlarına ve saâdet ehli olduklarına dair Kur'an'ın kuvvetli işaretini ve Hz. Alinin ve Geylanî'nin müjdelerini düşündüm. Kalben dedim ki "Herbiri bin yerden gelen günahlara karşı bir dil ile nasıl mukabele eder, üstesinden gelir ve kurtuluşa erebilirler?" diye hayrete düştüm. Bu hayretime karşılık şöyle bir ihbar geldi Risale-i Nur'un hakikî ve sâdık talebelerinin aralarında esas düstur olan "ahirete ait amellerde ortaklık" kanunuyla, samimî ve hâlis dayanışma sırrıyla her bir hâlis, hakikî nur talebesi bir dil ile değil, belki kardeşleri sayısınca diller ile ibadet edip istiğfar eder. Risale-i Nur, dairesinde sadâkatla hizmet, takva ve büyük günahlardan kaçınma derecesiyle o yüce ve küllî bir kulluğa sahip olur. Elbette bu büyük kazancı kaçırmamak için takvada, ihlâsta, sadakatte çalışmak gerektir. Böylece bin taraftan hücum eden günahlara, binler dil ile ancak karşılık verilebilir. Bazı melekler kırk bin dil ile zikir yaptıkları gibi; hâlis, hakikî, müttaki bir talebe de, kırk bin kardeşinin dilleriyle ibadet eder, inşallah saadet ehli olur ve kurtuluşa layık Risale-i Nur Talebelerinin En Önemli Görevi ve Bediüzzaman'ın Ricası 1-Risale-i Nur Talebelerinin bu zamanda en mühim vazifeleri, tahribata ve günahlara karşı takvayı esas tutarak yaşamaktır. Bu gün sosyal hatta mâdem her dakikada, yüz günah insana karşı geliyor; elbette takva ve kaçınma niyetiyle insan yüzlerce salih amel işlemiş gibi olur. Malûmdur ki; bir adamın bir günde harap ettiği bir sarayı, yirmi adam yirmi günde yapamaz ve bir adamın tahribatına karşı yirmi adamın çalışması lâzım gelirken; şimdi binlerce tahribatçıya mukabil, Risale-i Nur gibi bir tamircinin bu derece direnmesi, dayanması ve etkisi pek hârikadır. Eğer bu iki karşılıklı kuvvetler bir seviyede olsaydı, onun tamirinde mu'cizevâri muvaffakıyet ve fütuhat görülecekti. 2- Hayat-ı içtimaiyeyi idare eden en mühim esas olan hürmet ve merhamet gayet sarsılmış. Bazı yerlerde gayet elîm ve bîçare ihtiyarlar ve peder ve valideler hakkında dehşetli neticeler veriyor. Cenab-ı Hakk'a şükür ki; Risale-i Nur, bu müthiş tahribata karşı, girdiği yerlerde tamir ediyor. 3- Zülkarneyn seddinin tahribiyle, Ye'cüc ve Me'cüclerin dünyayı fesada vermesi gibi; şeriat-ı Muhammediye olan Kur'ân seddinin sarsıntısıyla da Ye'cüc ve Me'cüc'den daha müdhiş olarak ahlâkta ve hayatta zulmetli bir anarşi ve zulümlü bir dinsizlik fesada ve ifsada başlıyor. Risale-i Nur Talebelerinin, böyle bir hâdisede mânevî gayret ve cihadları, inşâallah Sahabe zamanındaki gibi az amelle, pek çok büyük sevap ve salih amellere sebep olur. 4- İşte böyle bir zamanda, bu dehşetli olaylara karşı, ihlâs kuvvetinden sonra bizim en büyük kuvvetimiz; "ahiret amellerine ortaklık" prensibiyle, her birinin salih amel defterine hasenat ve sevaplar yazdırdıkları gibi, lisanlarıyla da her birinin takva kal'asına ve siperine kuvvet ve imdad göndermektir. 5-Ve bilhassa fırtınalı hücumlara hedef olan bu fakir ve âciz kardeşinize, bu mübarek üç aylarda ve meşhur günlerde yardıma koşmak, sizin gibi kahraman vefalıların ve şefkatlilerin işidir. Bütün ruhumla bu mânevî imdadı sizden rica ediyorum. Ve ben dahi, îman ve sadakat şartlarıyla, Risale-i Nur talebelerini bütün dualarıma ve manevî kazançlarıma ortak Özet ve Öneriler Said Nursi, 20. asrın en önemli olaylarından biridir. Gazetelerden İngiliz Sömürgeler Bakanı Gladiston'un "Bu Kur'an Müslümanların elinde bulundukça biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız ya Kur'an'ı ortadan kaldırmalıyız veya Müslümanları ondan soğutmalıyız." sözünü okuyunca celallenmiş "Kur'an'ın sönmez ve söndürülemez mânevi bir güneş olduğunu ben dünyaya göstereceğim ve isbat edeceğim."125 demiş, İslam düşmanlarının niyetlerini kursaklarında koymuştur. "Dinsiz bir dünyada hayır yoktur."126 diyerek ortaya koyduğu güzel bir mücadele yöntemiyle maneviyat dünyasına yeni bir can ve taze bir kan olmuştur. Dindarından dindar olmayanına, tarikatlisinden tarikatsızına, materyalistinden maneviyatçısına kadar herkes, Said Nursî'ye muhtaçtır ve şükran borçludur. Neden? Bunun nedenlerini şöyle sıralayabiliriz 1- Nursî, bütün mesaisini, herkesin ihtiyacı olan iman üzerine yoğunlaştırmış, sekülerizm ve materyalizmin "oh kovduk, kurtulduk" dediği din ve imanı tekrar Türkiye’nin ve dünyanın gündemine oturtmuştur. 2- Nursî, eserleriyle imanı olmayanları imana, imanı olanları tahkiki imana, tahkiki imanı olanları da imanın yüksek mertebelerine kavuşturuyor. Böylece anlayarak ve kabul ederek okuyan okuyucularını küfür ve inkâr cehenneminden, cehalet karanlığından, taklit hastalığından, ateizm ve satanizm belasından, anarşi ve terör lanetinden, kötü alışkanlıklar tuzağından, bölücülük ve ayrımcılık fitnesinden ve bunlara alet olmaktan kurtarıyor; okuyucusunu Allah'a kulluktaki sultanlığa erdirmiştir. 3- Nursî, Türkiye'den, Müslümanların bağrından çıkmıştır. Hadislerde her yüz senede geleceği ifade edilen böyle bir İslam alimi ve allamesinin, böyle bir İslam mücahidi, müctehidi ve iman müceddidinin bu topraklardan çıkması, bin yıl İslamiyet'e şan ve şerefle hizmet eden ecdadımızın hizmetine karşılık, bu asil millete Allah'ın bir lütfu ve ikramı olmuştur. 4- Nursi; yediden yetmişe herkes için mücadele verdiğine göre, öyleyse yediden yetmişe herkes, özellikle de ilim ve fikir adamları ona sahip çıkmalı, onu okumalı ve okutmalıdırlar. Zira o, Allah'a imanı işleyerek insanı başıboşluktan, ibadet aşkını işleyerek de gençleri ahlaksızlığın her çeşidinden koruyor ve kurtarıyor. 5- Nursi, Kur'an'ın ruhuna, Efendimizin usûl ve üslûbuna127 uygun bir mücadele tarzı seçmiş, "müsbet hareket" denilen bu olumlu ve ılımlı mücadele yöntemiyle hiç durmadan 80 küsur sene her türlü zorluğa göğüs germiş "Bana ızdırap veren yalnız İslam'ın maruz kaldığı tehlikelerdir." demiş, Toplumun imanını kurtarma yolunda dünyasını da ahiretini de feda 6- Nursi, din ilimleriyle fen ilimlerinin dayanışma içinde olduğunu görmüş ve göstermiş, bunların biri olmadan diğerinin olamayacağını vurgulamış, hatta bu ilimlerin beraber okutulabileceği üniversitelerin açılması için çaba harcamış, aksi halde devlet ve milletin hiçbir zaman taassup ve hileden, cehalet ve rezaletten kurtulamayacağına dikkat 7- Nursi, bu milletin evlatlarına ağlamış, kendisini, onların dünya ve ahiret ateşinden kurtulmasına 8- Nursî'ye, yalnız bir kalenin değil, koca bir Türkiye kalesinin, koca bir İslâm aleminin, hatta koca bir dünyanın manen imar, tamir ve restorasyon görevi verilmiştir… Öyleyse bütün Müslümanlar, yediden yetmişe bu meçhul kahramana sahip çıkmalı, bu büyük görevinde ona yardımcı olmalıdırlar. 9- Razi'nin tefsirinde gördüğüm güzel bir söz var "Dünya öldürücü bir zehirdir. Onun ilacı Bismillahirrahmanirrahim' Buradan yola çıkarak Bediüzzaman'ın eserlerini anarşi ve terörle tadı kaçmış, küfür ve ahlaksızlıkla, haksızlık ve yolsuzlukla huzuru kalmamış dünyamız için bir ilaç görüyorum. Zaten onun ilk büyük eserinin ilk sözü de Bismillahirrahmanirrahim'in tefsiridir. Allah'ın sonsuz rahmet ve merhametini hatırlatan bir cümlenin tefsiriyle işe başlaması da Bediüzzaman'ın tercih edeceği hizmet modelinin ip uçlarını veriyordu. Daha sonra bu "müsbet haraket" şeklinde tecelli edecek, o da rahmet ve şefkatle yoğrulmuş olumlu ve ılımlı bir hizmet modeli olarak karşımıza çıkacaktır. Nitekim öyle olmuştur. Bediüzzaman, ilim mücahidi, laboratuar dervişi, proje adamı, strateji uzmanı, aynı zamanda edep timsali, haya abidesi, muhabbet fedaisi, sevgi, saygı, şefkat ve merhamet kahramanı bir gençlik yetiştirdi. Bediüzzaman, büyük görünmeyen ama büyük olan, din ilimleriyle, fen ilimlerini, ibadet şuuruyla tahsil eden, çalışan, düşünen, okuyan, yılandan, akrepten kaçar gibi şöhretten, riyadan ve günahlardan kaçan, helal iş, helal aş, helal eş peşinde koşan, kendilerine haksızlık yapan zalimlerin bile ıslahına dua eden, vatanını ve milletini seven, küçüklerine şefkatli ve büyüklerine hürmetli olan, vakur, mübarek ve muhterem bir gençlik yetiştirdi. Öz Bütün Müslümanların, gayr-i Müslimlerin, hatta bütün insanlığın Said Nursî'ye ihtiyacı olduğunu, Nursî'nin, bütün insanlığa yönelik bir din eğitim ve öğretim çığırını açtığını, imanı olmayanları imana, imanı olanları tahkiki imana, tahkiki imanı olanları da imanın yüksek mertebelerine kavuşturduğunu, böylece insanları küfür cehenneminden, inkâr karanlığından, taklit hastalığı ve basitliğinden kurtardığını, kâinatı bir kitap gördüğünü ve okuduğunu, ayet ve hadislerde övgüsü yapılan tefekkürü cisimleştirip kitaplaştırıp Risal-i Nur olarak ortaya koyduğunu, inkârı iman, münkiri mü'min, mü'mini müttekî, müttekıyi muhakkik yaptığını, şakileri Saidler haline getirdiğini, nuruyla cehennemi söndürdüğünü ve cennete döndürdüğünü anlatmaya çalışıyorum. Anahtar Kelimeler Din eğitimi, tahkiki iman, bilim, din, tefekkür Abstract In this article, I try to explain that all Muslims, non-Muslims and even the whole humanity need Said Nursi; that he marked a new epoch in religious education for the whole humanity; that he enabled people to improve their faith to high degrees, thus, he saved people from the fire of infidelity, the darkness of denial, and the disease and banality of imitation; that he perceived the world as a book and he read it; that he focused on contemplation which is praised in the verses of Qur'an and the words of the Prophet PBUH and made a book of it called Risale-i Nur; that he converted denial to faith, denier to believer, believer to practicing believer, practicing believer to sophisticated believer, and changed brigands into Saids; and that he extinguished the hell and converted it into a heaven with his light. Key Words Religious education, sophisticated faith, science, religion, contemplation Dipnotlar 1. Şahiner, Necmeddin, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, s. 73 2. Bkz, Nursi, Said, Hutbe-i Şamiye, 83 3. Nursî, Said, Tarihçe-i Hayat, 4. Bkz, Nursi, Munazarat, 5. Bkz. Nursî, Kastamonu Lahikası, 6. Bunun delillerle isbatı için bkz. Karakaş, Vehbi, Nebevî Metottan Bediüzzaman'a Yansımalar 7. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumuna Sunulan Tebliğ 7. Nursî, Tarihçe-i Hayat, 8. Nursî, 9. Nursî, 10. Bkz. Nursî, 11. Nursî, 12. Nursî, Emirdağ Lahikası II, Sinan Matbaası -İst. 1959 13. Nursî, 14. bkz. Nursi, Lem'alar, s. 159 15. bkz. Nursî, Kastamonu Lahikası, s. 114 16. bkz. Nursî, Tarihçe, 17. bkz. Nursî, Tarihçe, 553 18. Nursî, Said, Kastamonu Lahikası, 36 19. Bkz. Nursî, Hutb-i Şamiye, Tarihçe, Emirdağ Lahikası, 20. Nursî, Kastamonu Lahikası, 21. Nursî, Mektubat, 22. Nursî, Kastamonu Lahikası, 23. Nursî, Tarihçe, 24. Nursî, Mektubat, 25. bkz. Nursî, Lem'alar, 26. bkz. Nursî, Divan-ı Harbi Örfî, Münazarat, 27. Fahrurrazi, et-Tefsirü'l-Kebir, I, 28. Bkz. Ahmet b. Hanbel, II, 259 29. Nursî, Münazarat, s. 15 30. Nursî, Mesnevi-i Nuriye, s. 144 31. Nursî, Hutbe-i Şamiye, s. 83 32. Nursî, Mesnevi-i Nuriye, 33. Nursî, Tarihçe, Envar Neş. 34. Nursî, Asa-yı Musa, 35. Buhari, Küsuf, 2; Müslim, Küsuf, 1; Nesaî, Küsuf, 11,23; Tirmizî, Zühd, 9; İbn Mace, Zühd, 19 36. Nursî, Asa-yı Musa, 37. Orijinali için bkz. Nursî, Sözler, Meyve Risalesinden 38. Nursî, Tarihçe, 39. Bkz. Şahiner, Necmeddin, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, 40. Şahiner, 41. Nursî, Tarihçe, 49 42. Bkz. Şahiner, 43. Nursî, Tarihçe, 27 44. Nursî, Tarihçe, 32 45. Bkz. Nursî, Kastamonu Lahikası, 73 46. Nursî, Tarihçe, 47. Nursî, Tarihçe, 84 48. Akyol, Taha, Panel, s. 44, Yeni Asya Yay. İst-1992 49. Nursi, Tarihçe, s. 60 50. Münazarat, s. 72; Şahiner, 51. Ertuğrul, Halit, Eğitimde Bediüzzaman Modeli, 52. Nursî, Emirdağ Lahikası II, 53. Nursî, 54. Nursî, Emirdağ Lahikası, I, s. 48, Envar Neş. İst. 1990 55. bkz. İbn Hacer el-Askalanî, Şihabüddin, Nesaihu'l- Ibad Şerhu Muhammed Nevevî ale'l-Münebbihat Hamiş, el-Fütühatü'l-Medeniyye, li Muhammed Nevevî, Özdemir Matbaası- 1968 56. bkz. Ertuğrul, Halit, Eğitimde Bediüzzaman Modeli, 57. Nursî, Said, Mesnevî, Şu'le, bkz. Nursi, Mektubat, 29. mek. Sinan Matbaası İst-1964; Lem'alar, 3. Lem'a, Sözler Yayınevi 58. Nursî, Mektubat, Sözler Yayınevi, İst. 1994 59. Nursî, Birinci Makam, 60. Nursî, Tarihçe, 61. Nursi, Mektubat, Envar Neşriyat 62. Rıza, Muhammed, Muhammedün Resûlullah, s. 87; Köksal, İslam Tarihi, VI, Şamil Yayınevi, 63. Bkz. Karakaş, Vehbi, Hoşgörü ve Barışı Te'sis Etmede Nebevî Metoddan Bediüzzaman'a Yansımalar 2004 Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumuna sunulan tebliğ 64. Nursî, Tarihçe, 65. Nursî, Sözler, 66. Nursî, Sözler, s. 165 Meyve Risalesinden Altıncı Meselenin Sonu. Sinan Matbaası, İst-1958 67. Nursî, Sözler, 13. söz, haşiyesi, 68. Nursî, Kastamonu Lahikası, 69. Nursî, Sözler, 70. Nursî, Lema'lar, 24. Lem'a 2. Nüktenin sonu, 3. Nüktenin başı 71. Nursi, Kastamonu Lahikası, 92 72. Bkz. Nursî, Tarihçe, 136 73. Bkz. Nursi, Tarihçe, 136 74. Nahl, 16/125 75. Nursî, Said, Şualar, 14. Şua, 76. Mardin, Şerif, Bediüzzaman Said Nursî Olayı, çev. Metin Çulhaoğlu, İst-1992 77. Nursi, Tarihçe, 342 78. Bediüzzaman Said Nursî'nin Tespitleri Işığında Milli ve Manevi Problemlerimizin Hal Çareleri bilim kurulu, Konya, 1992 s, 173 79. Akyol, Taha, Panel, Yeni Asya yayınları , s, 44, İst-1992 80. Nursî, Said, Tarihçe-i Hayat, s,628 81. bkz. Hadid, 57/ 1; Haşr, 59/ 1; Saff, 61/ 1 82. s,628-630 83. Nursî, Sözler, 356 84. Bkz. Nursî, Şualar, 7. şua, 85. Bkz. Nursi, Sözler, 32. söz, 2. Mevkıf. 86. bkz. Nursi, Sözler, 295 87. Nursî, Lem'alar, s. 342, Sözler Yayınevi, 88. Nursi, Sözler, 298 89. Nursi, İşaratü'l-I'caz, s. 178 90. Nursî, Mesnevi-i Nuriye, Katre, 91. Nursî, Said, Sözler, 6. Söz, 92. Sözler, 23. Söz, 1. Nokta, 93. Sözler, 23. Söz, 2. Mebhas, 94. Sözler, 23. Söz, 2. Mebhas, 95. Orijinali için Şualar, 218-219. Bu tariflerin kısmen izahı için Vehbi, Kur'an ve Hadisler Işığında Emanet, 96. Nursî, Şualar, Envar Neş. 97. Enam, 6/50 98. El-Fahrurrazi, et-Tefsirü'l-Kbir, IX, s. 138 99. Ertuğrul, Halit, Eğitimde Bediüzzaman Modeli, s,18-21 100. Nursî, Sözler, Sözler Yay. 101. Nursî, Kastamonu Lahikası, 102. Nursî, aynı yer, s. 37 103. Nursî, Said, Emirdağ Lahikası II, Envar Neşriyat, s,241; Lem'alar, s. 273, Sözler Yayınevi, Bozgeyik, Burhan, "Bediüzzaman'ın Tesbitleri Işığında Millî ve Manevî Problemlerimizin Hal Çareleri" adlı kitaptaki "İctimaî Karışıklıkların Sebepleri ve Risale-i Nur Açısından Çözüm Yolları" adlı makalesinden s. 169, Konya- 1992 104. bkz. Nursî, I, s. 48 105. Nursî, Kastamonu Lahikası, 36 106. Nursi, Tarihçe, 84 107. Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, 239 108. Nursî, Tarihçe, 297 109. Nursi, Tarihçe, 110. Nursi, Kastamonu Lahikası, s. 114 111. Nursi, aynı eser, 112. Nursi, Tarihçe, s. 191 113. Nursi, Kastamonu Lahikası, 114. Nursi, Aynı eser, 115. Nursi, Mesnevi-i Nuriye, 116. Aynı yer, 117. Nursi, Mektubat, s. 23 118. Nursi, Sözler, 119. Nursi, Sözler, 120. Nursi, Barla Lahikası, 121. Nursi, Mesnevi-i Nuriye, s. 181 122. Nursi, Kastamonu Lahikası, 123. Nursi, Kastamonu Lahikası, s. 94 124. Nursi, Kastamonu Lahikası, s. 161 125. Şahiner, Necmeddin, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, s. 73 126. Bkz, Nursi, Said, Hutbe-i Şamiye, 83 127. Bunun delillerle isbatı için bkz. Karakaş, Vehbi, Nebevî Metottan Bediüzzaman'a Yansımalar 7. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumuna Sunulan Tebliğ 128. Bkz. Nursî, 129. Münazarat, s. 72; Şahiner, 130. Nursî, Asa-yı Musa, 131. Fahrurrazi, et-Tefsirü'l-Kebir, I, Peygamberimiz efendimiz bir hadîsi şeriflerinde şöyle buyur muştur . Ümmetimin fesâd olduğu zaman, benim sünnetime sarılan kimseye cephede Allah yolunda şehid olan yüz 100 şehidin ecri vardır.»[53] Tercümesi 3 - 2 Ebû Hüreyre muhtelif lafızlarla rivayet etmiştir. Ve bu rivayetinde şöyledir. Yalın ayak, sırtı çıplak hakkı kabul etmekten sağır, hakkı söylemekde dilsiz ve zâlimler yer yüzünde hükümdar olduklarını gördüğün vakitteki haller kıyamet alametidir. — Beş ğaybı Alfahdan başka kıimse bilmez, dedi ve şu meâldaki âyeti keriymeyi okudu — O saatin kıyametin ilmi, şübhesizki, Allanın indindedir. __Yağmuru mukadder olan vakitte ve mahalde O Allahüteâla indirir. — Rahimlerde olanı Rahimlerdeki çocukların durumlarını O bilir. — Hiç bir kimse, yarın hayır ve serden, kâr ve zarardan ne kazana­cağını bilmez. — Hiç bir kimse, hangi yerde öleceğini bilmez. — Şüphesiz Allah her şeyi bilendir. Her şeyden haberdardır.» Buhârî, Müslim Bu hadisi Şerifin manasını, Ebû Dâvud ve Nesaî de zikretmişlerdir. [54] İzahat Ravİ Hz. Ebû hüreyre kimdir? Hureyre, hirrenin ismi tasgiridir. Hirre kedi'manasınadır. Ebî hüreyre-kedicik babası demektir. İsmi ve nesebi hakkında insanlar ihtilaf etmişlerdir. Söylenenlerin en meşhuru, cahiliyet devrinde ismi Abduşşems veya Abdu Amr idi. Müslü­man olduktan sonraki ismi ise, Abdultah veya Abdurrahmandır. Ve kendisi devs kabilesine mensubtur. Hakim Ebû Ahmet demiştirki, bizim nazarımızda Ebû Hüreyrenin ismi hakkında en sahih olanı Abdurrahman bin sahrdir. Bu ismine Ebû Hureyre künyesi galip gelmiştir. Sanki bu künye söylenerek bir nevi başka ismi yok gibi olmuştur. Ebû Hüreyre Hayber kalesinin fethedildiği sene müslüman oldu ve bun­dan sonraki bütün muharebe ve sefeirerde Resûlüllahla beraber bulunmuş tu. Müslüman olduktan sonra karın tokluğuna razı olarak ilim tahsil et­mek ve hadisi şerif ezberlemek hayatına devam etmişti. Buhari şerif sahibinin beyanına göre, Ebû hureyre den sekseni 80 mütecaviz sahabe ve tabiin hadîs rivayet etmişlerdir. Hadisi şerif rivayet edenlerden, ibni Abbas, İbni Ömer, Câbir ve Enes de vardır. Ebû Hüreyre lakabının konmasına sebeb, Ebî hüreyre diyorki Günlerden bir gün benim koltuğum altında yenimin içinde bir kedi var idi. Resûltüllah beni gördü ve buyurdu Bu nedir?» — Hemen bende kedidir, dedim. — Bunun üzerine Resulüllah Sende kedi babası ol» Manasına gelen ya Ebû Hureyre» buyurdu. Ebî hüreyre hazretleride bu isimle çağırılıp söylenmesini bu sebebden çok severdi. Bu lakabla lakablanmasının başka sebeblerinide rivayet edenler ol­muştur. Fakat en isabetli rivayet yukardakidir. Rivayet ettiği hadisi şerif adedi, beşbin üçyüz atmışdört 5364 öür. Sahih olan rivayete göre, yetmiş sekiz yaşında hicretin elli dokuzun 59 cu senesinde medine-i münevverede vefat etmiştir. Ve cennetül bekı-a defnolunmuştur. Allah ondan razı olsun. Hadisi şerifin baş tarafında sayılan kıyamet alametleri hakkında gerek M malumat yukarda iki 2 numaraiı hadisi şerifin izah kısmında arz edilmiş­tir. Biz kısaca beş gaib hükümlerini açıklayalım. Her şeyden evvel her müslümanın inanması ve bilmesi lazımdırki, gaybı Allahdan başka kimse bilmez. Kaybın keyfiyetini bazıları bilmediğinden bazı kimseler ve varlıklar için malum olubda diğer bazıları için malum olmayan şeylerden huddamlar, cin ve şeytan vasıtası ile bâzı olmuş hadiseleri haber verenlere gaybı bildi veya biliyor» diye biliyorlar. Mazide olmuş şeyler gaybden sayılmaz. An­cak o hadise ve meseleye şahit olmayan ve hazır olmayanlar için gayb ola­bilir. Cinnîler ise orada olub olanlardan haberdar olabilirler. Ve dolaysiyle onları istihdam edenlere söyleyebilirler. Şer ve haramda olsa, sihir, nuddamlık, falcılık ve kahinlik, müneccim­lik ve emsali şeylerle iştigal edenler, ekseriya böyle hareketlerle cahil kim­selerin akidesini bozuyorlar. Gayb His ve ilimde veya vücudda hazır olmayan şey demektir. Ayeti kerime meali Habibim]deki; göklerde ve yerde olan gaybı allahdan başka kimse bilmez.» Nemi sûresi, 65[55] Tercümesi 4 - 3 ibni Ömer dan mervidir, demiştir, Resûlütlah buyurduki İslam beş temel üzerine bina kılınmıştır. Ve şunlardır a Allahdan başka ilah olmadığına ve Muhammed in Allanın kulu ve Resulü olduğuna şehadet etmek, b Namaz kılmak, c Zekat vermek, d Haccetmek, e Ramazan orucunu tutmaktır.» [56] Bu hadîsi şerifi, Ahmed bin hanbel, Ebû Dâvud, Tirmizî ve Nesaî de zikretmişlerdir. [57] İzahat Râvî ibni Ömer kimdir? Peygamberimizin kayın biraderi, Hz. Hafza validemizin kardeşi, Hz. Ömerin oğlu Abdullah dir. Kendisi küçük yaşta iken babası ile beraber mekke-i mükerremede müstüman olmuştur. Sahih olan rivayete göre, harbe ilk iştiraki, handek muharebesidir. Hz. Abdullah ehli'ilim, ehli verâ ve ehli zühdden idi. Hz. Câbir demiştirki, Ömer ile oğlu Abdullah den başka her fert dünyaya meyletmiştir.» Nâfi diyorki, İbni Ömer, vefat ettiği zaman bin köle âzâd et­mişti.» Hutta bazı rivayetlerde şöyledir âzad olunmak İsteyen her köle na­maza devam eder abidler gibi ibâdete koyuiurmuş. Ve ibni ömerde hemen âzad eder ve hürriyetine kavuşsun rahat kuiluk etsin dermiş. — Bu duruma muttali olanlardan bâzı kimseler, bunlar seni aldatıp âzad olmak gayesi ile ibâdete koyuluyor, derler. Bunun üzerine ibni Ömerde cevaben biz hak ile aldanırız.» buyuruyor. Hz. Peygambere vahy gelmezden bir sene evvel dünyaya geliyor. Ve Abdullah bin züheyrin öldürülmesinden üç ay sonra hicretin yetmiş üçüncü 73 senesinde rahmeti rahmana kavuşmuştur. Ibni Ömer vefat ettiğinde Hıl» denilen mevkie defnoiunmasını vasiyet etmişti. Fakat Abdullah bin zübeyr gibi pek çok fazılların canına kıyan haccacı zalimin mâni olması ile muhacirlerin kabrine defnolunmuştur. Ibni Ömer Hz. leri Abdülmelikin nazarında çok hürmete layık olduğun­dan haccac Zâlim namıyla anılır. onu açıktan idam edememiştir. Haccac Abdui Meliki-in maiyetinde hac ettiği sırada Abdülmelik haccaca ibni Ömer hazretlerrıe iktida ve mutabaatı emretmiş idi. Böylece her yerde ibni ömer hazret'?*"! imam olarak öne geçerdi ve bu hal haccacın çok gücüne giderdi. Bir Kerede haccac arafatda hutbeyi uzatmış olduğundan ibni Ömer ha? -jueri namazın vakti gecikiyor» mealindeki güneş seni beklemez» demişlerdi. Bunun üzerine haccac hiddetlenip Şimdi senin boynunu vurasım geldi» demişti. Ibni Ömer de Sen sefih aklı az ve kısa zâlim bir kimsesin, yapabilirsin» buyurmuştu. İşte bu haller ve bu gibi açıkça söylenen hakikat sözler, haccacı zâ­limin Ibni Ömer Hazretleri hakkında kin ve düşmanlığını mûcib sebebler-den dolayı haccacı zalim, birisine mızrakın alt demirine zehirli su verdire­rek haccin izdihamlı zamanında Hz. Ibni Ömerin ayağının üstüne saplat­mış ve bu suretle vefat ve şahadetine sebeb olmuştur, Islamın şartı olan beş esas hakkında yukarda ikinci hadis olan cibril hadisinde bazı izahat verilmiş isede, ehemmiyetine binâen zikredilen hü­kümlerin bazılarını tekrar ile birlikte bir kaç mühim mesele daha kısa kısa arz edelim. Hadisi şerifde İslam beş temel üzerine bina kılınmıştır. Cümlesi ile islamın, imanın tezahürü olan amel hükümleri beş esas ve hakikat üzerine kurulmuştur, demektir. Bir kimsenin kalbindeki imanın varlığı bu beş esası yapması ve işle­mesiyle bilinir. Binâenaleyh her hangi bir kimse, dili keiime-i şahadeti söy­ler, beş vakit namazını kılar, zengin olan bir kişide maiının kırkda birini ze­kat olarak ehillerine verir, Ramazan ayında mükellef olup, meşru mazereti olmayan kişi orucunu tutar ve üzerine hac farz olan kişinin ömründe bir sefer hacc farizasını ifa etmesi, o kişinin îmanına delil ve şahittir. Hatta cenaze namazını dahi kılan kişi, İmanlı ve mümindir. Ancak bu vazifeleri İfadan sonra küfrü icab eden kelime ve iddialarda bulunan kim­seler, elbet mürted ve dinsiz olur. Nitekim zamanımızda bazı zaif ve şımarık cahillerde görülmektedirki, adam müslüman olduğunu söyler, cenazeye hatta cumaya ve bayram na­mazına gelir. Ondan sonrada biz şeriatçı değiliz, şeriatın karşısındayız, şarab haram değildir, Puta saygı göstermek lazımdır, faiz helaldir, hacca gitmek günahdır gibi..» küfürleri söyleyenler oluyor. Bu îtikad ve sözler, müminin küfrüne sebeb olur ve kâfir olur. Onun için mü'minin böyle fena­lıklardan uzak olması lâzımdır. [58] Tercümesi 5 - 4 Ebû Hüreyre den rivayet olunmuştur, Resûlüllah buyurduki İman yetmiş ve bir rivayette altmış bu kadar şubedir. Bu şubelerin en efdalı, lâüâhe illallah, - Allahdan başka ilâh yoktur. Sözüdür. En aşağı derecesi ise, yoldan ezayı gidermektir. Hayada utanmakda, İmandan bir şubedir.» [59] Bu hadisi şerifi, değişik mâna ve lafızlarla Tirmizî de zikretmiştir. [60] İzahat Râvi Ebî Hüreyre Radyallahüteâla anh kimdir? Hz. Ebû hüreyre hakkında kısada olsa üçüncü hadisi şerifin îzâh bölü­münde malûmat verilmiştir. Bu hadisi şerifdeki İman» kelimesi, îmanın semeresi, alâmet ve belir­tilerini beyan etmek maksadına matufdur. Nitekim hadisi şerifin aşağısında yetmişden fazla şubedir.» denilerek bu şube ve alâmet olan güzel hasletlerde bulunan her ferdin mümin olabile­ceği ve mümin olan her müslümanında bu güze! hasletlerle zlnetleneceğini beyan etmektedir. İmanın yetmişden fazla şubesinin en efdal ve üstünü de; lâilâhe illallah - Allahdan başka - ilah yoktur, cümlesiyle beyan edilmiştir. Evet bu kelime-i tevhid, zikrin ve imanın şubelerinin en efdahdır. Zira mahza yüce halik her şeyin mabudu, şeriki ve naziri olmadığına ve ibâdete, yalvarmaya, huzurunda eğilmeye hulasa her zaman, her yerde ve her can-lının tapınağı, ilticağahı, teşbih ve tehlili odur, onadır. - Bu kelime-i tevhid ve zikrullahla sâde ve sâde halikı zülcelal zikredil-diğinden kalbdeki îmanın tezahürü en güzel ve en sevimli kelime ile görül­müş oluyor. imanın esas ve alâmetini ihtiva eden bu mübarek kelimeyi dili ile söy-!eYib kalbi ile tasdik eden bir müslüman, Allaha şerik koşacak her türlü soz, yazı ve davranışlardan kaçınır. Put, putculuk ve putcular, en çok buğz-ettiği şeylerden olur. Meselâ Türbeye, tekkeye, şeyha, hocaya, taşa, leşe, heykele ve puta taparcasına harekette bulunmaz; Secde yapmaz. Çelenk koymaz, onlara hurmeten ve onlar için kurban kesmez, kan akıtmaz. Onlardan medet bek­lemez. Müslüman, hocasına, baba ve annesine, amirine, büyüğüne, şeyhine ve emsaline hürmet ve saygı göstermesi gereken kimselere haddi tecâvüz etmeden bir edep ve usul dahilfnd sever ve hürmet eder. Ve böyle yapma­sı zaruri ve lâzımdır. Hakiki mümin kelime-i tevhidi damarlarında dolaşan kanların içinde yaşartır v*î kanının son damlasına ve hayatının sonuna kadar dilinden ve gönlündet, asla eksik etmez, Tevhide engel olan her türlü tehlikelerden ka­çınır. Kalbini yumuşatır ve dilini tatlılaştırır. Zira Allanın zikri ile kalbler mutmain ölür ve insanda ilahi zikrin hazzı, neşesi ruhda-ve bedende huzur ve sukün hasıl eder. Evet bütün beşerin hakkıdır, beka emeli, Akif merhum şöyle buyurmuş Fakat bu hakkı ne taşdan ne leşten istemeli. Öyle ise, îmanın en efdal şubesini teşkil eden kelime-i tevhidde beyan edildiği üzere, hakka tapıp, yalvarıb, ona kul olup, ondan mükafat ve mü-cazatını beklemek lazımdır. Nitekim fâtihe-i şerifede şöyle buyurulmuştur Yalnız sana ibâdet ederiz. Ve yalnız senden yardım isteriz.» Fâtihe sûresi, 4 Hadisi şerifdeki İmanın şüpesinin en aşağı derecesi ise, yoldaki ezayı gidermektir.» Cümlesi ilede, mümin insan ve hayvanların ve hatta taşıtların gideceği yollardaki çukurları, taşları ve ezâ veren her şeyi gidermesi lâzım­dır. Yollara taş, çukur, pislik, su ve taşıt gibi geçenlere zarar verecek şey­leri koymaz. Bir hadisi şerifde, müslüman, müslümanların elinden ve diMnden salim kalan zarar görmeyen kimsedir.» Buyurulmuştur. Bu günkü trafik kanunlarının ve insan haklarının en câzib şekli istamda asırlarca evvel böyle vicdan ve îman esasları dahilinde beyan edilmiştir. İmanı olan her müslüman, insanlara ve hayvanlara ezâ verecek her türlü dav ranışda kaçınır. 'İman ve ahlakdan nasibi olmayanlarda insanlara ezâ vermekten zevk alır. Ve insanların canını acıtmak, öldürmek, vurmak, kırmak sanki bir şey değilmiş ve hatta marifetmiş gibi mes'uliyyet hissini duymaz, belkide ifti­har ederler. Günümüzde kalbleri îman nurundan yoksun merhametsiz insan­larda görüldüğü gibi. Hadisi şerifde Hayada, İmandan bir şüphedir.» cümlesi ilede insanın iç alâmindeki dışa vuran sızıntı ve îmân nurunun tâzâhurunu beyan etmek­tedir. Haya hakkında daha geniş malumat İslâmda tesettür ve haya» adlı eserimizde beyan edilmiştir. Oradan o bahsi tekrar tekrar okumak lazımdır. Hadîsi şerifde, İman yetmiş bu kadar şubedir» cümlesinin ihtiva et­tiği şubeleri ulemâ ve muhaddisler çeşitli eserlerde zikretmişlerdir. Yetmiş-den fazla şubelerin ancak üç adedini resulü ekrem efendimiz beyan buyur­muştur. Diğer mübarek sözlerinde ayrı ayrı açıkladıkları muhakkaktır. Şârih Aİiyyülkâri merhum, Mirkatülmefatih de Şeyhuüskım Ebülfazl İb-ni Hacerin Buhâri şerhinden naklen îmanın şubelerini şöyle sıralamıştır 1 - Allâhü teâlanin zatına ve sıfatlarına inanmak, 2 - Meleklerin nurdan yaratılmış masum varlıklar olduklarına inanmak, 3 - Kitablarına inanmak, 4 - Resullerine inanmak, 5 - Kadere inanmak, 6 - Öldükten sonra tekrar dirilmeğe inanmak, 7 - Allâhü teâiayı sevmek, 8 - Allah rızası için bir kimseyi sevmek ve buğzetmek, 9 - Peygamber efendimizi sevmek ve tazim etmek, 10 - Peygamber Aleyhisselâma salâvâtı şerife getirmek, 11 - Peygamber Aleyhisselâmm sünnetine tabî olmak, 12 - İman, amel ve ahlakda ihlasiı olmak, 13 - Riyayr - Gösterişi ve nifakı terk etmek, 14 - Tevbe-Günah ve kötülüklerden nedamet etmek, 15 - Allâhın azabından korkub rahmetinden umudu kesmemek; 16 - Allâhın verdiği nimetlere şükretmek, 17 - Verilen sözü yerine getirmek, 18 - Belâ ve musîbetlere sabretmek ve kazaya razı olmak, 19 - Haya-utanmak, 20 - Şefkat ve merhametli olmak, 21- Hakka tevekkül etmek, 22 - Mütevâzî-Engin gönüllü olmak, 23 - Büyüklere hürmet ve küçüklere şefkat etmek, 24 - Kibir ve ucbu terk etmek, 25 - Hased ve kini terk etmek, 26 - Öfkelenmeyi terk etmek, 27 - Kelime-i tevhîdi söylemek, 28 - Kur'anı kerîmi okumak, 29 - Mim öğrenib öğretmek, 30 - Dua ve zikrullahda bulunmak, 31 - Günahların bağışlanması için hak teölaya istiğfar etmek, 32 - Lüzumsuz ve mânâsız sözden kaçınmak, 33 - Hissî ve hükmî temizlikde bulunmak, 34 - Necaseti galize ve hafîfeden kaçınmak, 35 - Setrülavrete riâyet etmek, 36 - Farz, vâcib ve nafile namazları kılmak, 37 - Zekat ve sadakayı edâ etmek, 38 - Köle ve Cariyeleri azat etmek, 39 - Cömertlik ve sahavette bulunmak, 40 - Muhtaçlara ve müsâfirlere taam yedirib ziyafette bulunmak, 41 - Farz ve nafile oruç tutmak, 42 - Ttikâfa girmek Itikâfın İzahı, fıkıh kitablarında zikredilmiştir, 43 - Kadir gecesinin ecrine nail olmak için, o geceyi araştırmak, 44 - Hac ve Ömre yapmak, 45 - Beyti şerîfi tavaf etmek, 46 - Dîni korumak için, her türlü tehlikeden kaçınmak, 47 - Hicret etmek yâni, günahlardan kaçınmak , A8 — Nezirleri îfa etmek, 49 - Yeminlerin cihetlerini ve keffâretlerin edasında gereken şekilleri araştırmak, 50 - Nikahlanmak evlenmek suretiyle zinadan kaçınmak, 51 - Aile efradın haklarına riâyet etmek, 52 - Ana Babaya iyilik etmek, 53 - Evlâdi terbiye etmek, 54 - Sılai rahmi akrabaları ziyaret etmeyi îfa etmek, 55 - Efendi ve büyüklere ilmen, sinnen ve amelen'büyüklere itaat etmek, 56 - Hizmetçilere iyi muamelede bulunmak, 57 - İşlerde adaleti elden bırakmamak, 58 - Cemaata hak üzere toplanmış kimselere tâbi olmak, 59- Bizden olan ülülemre itaat etmek, 60 - İnsanlar arasını sulhu sükûnete kavuşturmak, 61 - İslama ve müslümanlara tecâvüz edenlerle mücâdele etmek, 62 - İyilik üzere yardımlaşmak, 63 - İyiyi, güzeli emredib kötülükten nehyetmek, 64 - Zina, kıtal ve emsali suçların cezalarını icra etmek, 65 - Hak yolunda nefsfe ve düşmanla mücâdele etmek, 66 - Emâneti yerine ve ehline edâ etmek, 67 - Edasını niyyet etmekle beraber karzan birşey almak. 68 - Komşuya ikram ve iyi muamelede bulunmak, 69 - Malı heialdan kazanıb helal ve iyi yerlere sarfetmek, 70 - İsraf ve tebzîri terk etmek, 71 - Selamlaşmak, 72 - İnsanlara zarar yapmamak, 73- Tığsırtnca hamd edene yerhamükellah» demek. 74 - Çalgı çalmak gibi lehviyattan kaçınmak, 75 - Ve yoldan ezâyi gidermektir.» [61] Yukarda maddeler halinde saymış olduğumuz güzel amel ve hasletleri yapanlar, îmanın dal ve şubelerini işleyen faziletli kimselerdir. Bu güzel has­letlerin zıddını işleyenler ise, dalâlet ve sapıklık da devam edenlerdir. Yâni bu hasletlerin zıddını vapanlar, kötü ahlak sahibi ve îmanın şubelerini çiğne­yen fâsıklardır. Cenâbu hak bütün müslüman kardeşlerle bizleri, bu iyi, has­letleri amel edip kendisinde bulundurarak îmanın süs ve zinetine bürünen­lerden eylesin. Amin. [62] Tercümesi 6 - 5 Abdullah ibni Amr den mervîdir. Nebiyyi muhterem buyuruyor ki; Müslüman o kimsedir ki, dilinden ve elinden müslümanlar salim olan ur görmeyen kimsedir. - Muhacir de o kimsedir ki. Allanın yasak ettiği şeyi terk eden kimsedir.» Bu Buhârinin lafzıdır. Müslimin lafzı İse şöyledir Abdullah ibni Amr dedi ,ki, Resûlüllah e bir adam sordu Hanki müslüman daha hayırlıdır? — Resûlüllah cevaben şöyle buyurdu Hayırlı müslüman o kîmsedirki, dilinden ve elinden müslümanlar sâ-Hm olur.» [63] Îzahat Râvî Abdullah ibni Amr kimdir? Abduilah ibni Amr babası Amr ibni As dan evvel müslü-man olmuştur. Babası ile kendi arasında onbir I! yaş farkı vardır. Musan­nif Hatibi Tebrizi ise, babası Amr Abdullahdan 13 sene yaş farkı ile büyük olduğunu beyan etmiştir. Bir kavilde de, babası on iki 12 yaş büyük de­nilmiştir. Hz. Abdullah gayet âlim ve son derece âbid idi. Ömrünün son za­manında gözlen ama kör olmuştur. Hadîsi şerif bilgisi, sahabeden Ebî Hüreyreden çok idi. Zira Hz. Abdul-İah hadîsi şerifleri yazardı. Ebî Hüreyre hazretleri ise, ezberine alır yazmaz­dı. Ezberlenen unutulabildiğinden bâzı hadîsi şerifler hafızasından silinirdi. Fakat Hz. AbduÜah dâima yazdığı hadîsi şerifleri tekrar okur ve ezberinden zâyî etmezdi. Bu şekilde izahı, bizzat Hz. Ebî Hüreyre beyan etmiştir. Gerçek böyle olmasına rağmen Hz. Abdullah den rivayet edilen hadîsi şerif adedi, Ebî Hüreyre den rivayet edilen hadîsi şeriflerden azdır. Hz. Abdullah dan rivayet edilen hadîsi şerif, yedi yüz 700 ka­dardır. Halbuki Ebî Hüreyre den rivayet edilen hadîsi şerif adedi, beş-bin 5000 in üzerindedir. Ebî Hüreyre hakkında gerekli îzahat, üç numaralı hadîsi şerifin altında beyan edilmiştir. Hz. Abdullah kitablan çok okurdu ve hadîsi şerifleri yazmak için peygamberimizden izin istemişdi. Resulü Ekrem efendimizde bu hususda gerekli İzni beyan etmişlerdi. Hz. Abdullah Hicretin altmış beş veya yetmiş üç senesinde Mek-ke-i mükerreme de veya Tâifde veya Mısırda vefat etmiştir. Allah ondan Râzî olsun ve Rahmeti rahmana vasıl olsun. Amin. Hadîsi şerif de beyan edildiği üzere, hakîki müslüman, müslüman kar­deşlerinden hiç birine söverek, lanet ederek, gıybet bühtan, nemmarn ve iftira gibi kötülükleri söylerek dili ile zarar vermez. Böyle yapan kimselere, iyilik îavsiy eder ve ıslahları Üe meşkul olur. Keza hakîki müslüman, dövmek, vurmak, öldürmek, yıkmak, parçala­mak, kakalamak, itelemek, bâtıl ve küfürleri eli ile yazmak ve bunlara ben­zer kötü ve 'haramları eli ile işleyerek hiçbir müslüman kardeşine zarar vermez. Zira müslüman, iyilik ve ihsanda bulunur., Müslümanlara ezâ ve cefâ ekseriya dil ve el ile yapıldığından hadîsi şerifde de bu iki âza zikredilmiştir. Ayrıca dili elden evvel zikretmekte bü­yük ehemmiyeti hâizdir. Zira dil iie ezâ vermek daha çok kolay ve daha yo-rası ağır olduğu görülür. Dilin yarası unutulmayacak kadar güç olması ve^ diğer azaların günaha girmesine başlıca sebeb olması hasebiyle dili elden efvve zikretmiştir. Dilim! seni dilim dilim difsem seni, Cennette sende Cehennemde sende ah hıfzedebilsem seni. Bir Beyt de de şöyle denilmiştir Kurşun yaralarının tedavisi vardır, Fakat dil yarasının tedâvîsf yoktur. Ebî Saîd el-Hudrî den mervî bir hadîsi şerifde Resûlülloh buyurmuştur. Ademoğlu sabahladığı vakit, bütün azaları dile lisânı hal İfe İltica ve talebde bulunarak şöyle der ler; Bizim hakkımızda Allahdan kork, zira bizim istikâmetimiz sana bağlıdır. Eğer sen doğruiursan bizde doğruluruz. Ve eğer sen eğrilirşen bizde eğriliniz.» Tirmizî Evet insan oğlunun diti her yönüyle en kıymetli varlıklardandır. Fakat o dil ile îman kazanıldığı gibi küfürde kazanılmaktadır. Bu sebebden her Alla­nın günü sabahleyin bütün âza ve organlar, dile hallerini arz edib Allahdan hakkı iie korkmasını ve bütün amellerin çözüm ve cürüm noktası o küçücük cirimli dilin hareketine bağlı olduğunu bildirmektedirler. Büyükler bir sözlerinde şöyle demişler, Efllsan, cirmühü sağtrün ve cürmühû kebîrun Dil, cesed ve cirmi küçük, fakat cürüm ve günahı büyük oian bir varhkdır.» Belâ ve musibet, dil ile konuşmaya bağlıdır.» Diğer bir hadîsi şerifde de şöyle buyurulmuştur Allâha ve âhiret gününe inanan bir kimse, ya hayır söylesin veyahut sükût etsin.» Büyükler de hikmetli sözlerinde yine şöyle demişler İnsanın belası, dilindendir. Bîr kimsenin aklı tamam oldumu, kelam ve sözü onksan ve az olur. İnsanın selâmeti, dilini, muhafaza etmektedir. Ve bedenin sıhhati, sükuttadır, Dilin muhafazası, insanın rahatlığıdır. Çok konuşan insan, helak olur.» Hulâsa-İ kelam İmanlı, ihlaslı ve ibâdetine devam eden her müslüman; diliyle, eliyle, ayağı İle, kalbi ile ve diğer azaları ile müslümanlara eziyet et­mez. Dâima iyilik eder ve iyilik temennisinde bulunur. Zira hakka îman ve iyi ameller, ono iyiyi ve güzeli yapdırır. Hadîsi şerifde beyan edilen muhacir» kelimesinin tarif ve îzahı gayet stirihdir. Ayrıca birinci hadîsi şerifin izah kısmında bir nebze açıklama yapıl-mıştır. [64] Tercümesi 7 - 6 HZ. Enes den rivayet olunmuş, demiştirki Resûlullah buyurdu Hiç biriniz beni babasından, evlâdından ve insanların hepsinden daha fazla sevmedikçe îman tmiş olmaz.»[65] Bu hadisi şerifi, Ahmed bin hanbel, Nesâî ve İbni Möce de zikretmiş­lerdir. [66] İzahat Ravî Hz. Enes kimdir? Enes Medînei münevveredeki hazrec kabilesinin Ne^câr soyundan Mâlik bin Nazrın oğludur. Ensârı kiromdandir. Resulü ekrem sallallâhü aleyhi veselleme medîne-i münevvere hayatında on sene hizmet etmiştir vo kendiside hizmete başladığında on yaşında idi. Resulü Ekrem efendimiz medîne-i münevvereye teşrif ettiklerinde Hz. Enesin validesi oğlunu getiriyor ve diyorki Ya Resûlellâh! bu çocuk sana hizmet etsin. Bunun için dua buyurun.» Bunun üzerine Resulü Ekrem efendimizde şöyle dua ediyor Ey Allâhım! bunu mal ve evladında mübarek kıl. ömrünü uzun eyle ve günahını bağışla.» Hz. Enes bizzat diyorki kendi sulbumdan doksan sekiz çocuğumu toprağa gömdüm. Benim ağaçlarımın mahsulü senede iki sefer olurdu. O ka'-dar yaşadımki, nerede ise hayatımdan usanmıştım. Bu sebebden de duanın dördüncüsünü yani günahımın bağışlanmasını umuyordum.» Yüz sene veya yüz 100 seneden fazla yaşadığı yazılıyor, sahâbe-i ki­ramın en son vefat bdenlerindendir. Vefatı Basrada hicretin doksan üç 93 târihinde vuku bulmuştur. Basraya insanlara îlmi fıkhî tâlim etmek için, Hz. Ömerin hilâfeti za­manında gitmişti. Allah ondan razî olsun. Hadisi şerifde beyan edildiği üzere bir kimsenin îmânı kamil ile mü­min olabilmesi için, kendi nefsinden, baba ve annesinden, evlat ve ahfa-ttndan, aile efradı ve bütün insanlardan en çok sevdiği ve seveceği kimse, Muhammed aleyhisselam olacaktır. Aksi takdirde kemalli bir îmana sahip olamaz. 8u husus Kur'anı kerimde şöyle beyan edilmiştir Peygamber, müminlere nefislerinden daha evladır.» Ahzab sûresi, 6 Diğer bir âyeti kerime meâii Ey Habibim! Allah ve Resulü yolunda hicreti terk edenlere deki baba larınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kanlarınız, soylarınız, kazandığınız mallar, geçersiz hale geleceğinden korktuğunuz bîr ticaret, hoşunuza giden mes­kenler, Size Allah ve resulünden ve onun yolunda cihaddan daha sevgili ise, artık ilahi emir azabı ilahi gelinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.» Tevbe sûresi, 24 Buradaki sevgi insanların yaratılış itibârı ite olan tabî-i sevgi değil bel­ki aklî ve îmânî sevgidir. Zira insanların tabiatında kendini sevme ve be­ğenme hali tab'an vardır. İnsanlar arasındada denirya İnsan kendini be- ğenmese çatlar ölür.» Yaratılış itibarı ile her insanda bu hai vardır. Yaratı­lış itibarı ile iç güdünün hali bir nevi zoraki olan haldirki, teklif dışı ve nefsin takati yetmiyeni teklif etmez. Fakat bu tabii hai aklın kemâle ermesi ve îmanında kemal derecesine ulaşması ile, kişi kendisinin derece ve mertebesini bilir. Ondan sonrada kendisinden daha kemalfı ve faziletli kimseleri takdir eder. Yine halk ara­sında bir ata sözü vardır; Altının kıymetini, sarraf biiir.» Evet fazilet ve yüksek mertebe sahibi dünyanın efendisi ve sevgilisi olan Peygamberimiz Sallallahü aleyhi vesellem efendimizide her şeyinden fazla seven ve sevecek o!an ancak ve ancak îmanda kemale erişmiş olan kimsler olabilir. İmanı zaif olanlar ve kamil bir akla sahip olmaynlar, elbette nefislerinin arzularını, herşeyin üstünde tutacaklardır. Hatta nefislerinin arzu ve isteklerine taparcasına hareket edeceklerdir. Nitekim bir âyeti kerimede şöyle buyurulmuştur Ey Habibim! Şimo'ıi o kimseyi gördünya doğru yolu bırakıp keyfine taparcasına zevkini kendisine ilah edinmiş.» casiye sûresi, 23 Şu halde Alfanın Resulünü seven onun sevgisini her şeyin üstünde tu­tar. Onun sünnetlerini sever, yapar ve onun sünnetlerini işleyen kimseleri sever ve sünnetin yayılmasına yardım eder ve bütün hayatını, Resûlüllaha tâ­bi kılar veya tâbi kılmaya çalışır. Peygamberimizin sevgisini taşımanın en bariz örneğini şu olayı okuya­rak anlamaya ve yaşamaya çalışalım Ashabı kiramdan Abdullah bin hişam diyorki, Bir gün Resûlüllah ile beraber bulunuyor idik, kendileri Ömer bin e! hattabın elini tutmuşlardı. Hz. Ömer Ya Rasûlallah! zatı ne­bevinizi nefsimden başka her şeyden daha ziyade severim.» dedi. — Bunun üzerine rasulu Ekrem efendimiz şöyle buyurdular Nefsim yedi kudretinde olan zatı bariye yemin ederimki, benî nefsin­den de ziyade sevmedikçe, kemallt îmana mazhar olamazsın.» Peygamberimizin bu hitabı üzerine Hz. Ömer in kalbinde başka bir hal tecelli etti Ya Resûlallah! AHâha yemin ederimki, ben şimdi zâtı nebevinizi nefsim-dende ziyâde severim.» dedi. Resulü Ekrem efendimizde buyurdu ki . İşte ey Ömer! Şimdi îmanın kemal derecesine ulasdi.» [67] Tercümesi 8-{7 Yine Enes den mervidir, diyorki; Nebiyyi muhterem buyurdu Kimde, üç şey bulunursa îmanın tadını tatmış olur. Onlarda a Allah ile Resûlullah SAV kendisine başkalarından daha sevgili otmak, b Bir kimseyi yalnız Allah için sevmek,[68] c Allah onu küfürden kurtardıktan sonra İmana kavuştur-dukdan soma yine küfre dönmekten ateşe atılacakmışcasına hoşlanma­maktır. küıYe dönmeyi kerih görmektir.» [69] İzahat Râvi Hz. Enes. hakkında malumat, yedinci 7. hadisi şerifde zik­redilmiştir. Bu hadisi şerifde imanın tad ve zevkinin müminlerde olabilmesi için, Allah ve Resulünün sevgisi bütün sevgilerin üstünde olması, bir kişiyide Aüah için sevmenin gerektiği ve îmandan çıkıp küfre girmeyi, ateşe atılma­yı kerih gördüğü gibi kerih görmekle mümkün olabileceği beyan edilmiştir. a Birinci maddede beyan edilen halin değişik şekli oian Allahı sevip onun Resulünü sevmeyen veya Allaha inanıp itaat eden kimselerin Peygam­ber efendimize inanmayan veya itaat etmeyenler, Allaha inanmış ve itaat et­miş olmazlar. Allaha inanıp sevmenin Alamet ve sıhhati, onun Resulüne inanıp sevmekle ve ona tâbi olmakla mümkün ve muteberdir. Bu husus kur'anı kerimde şöyle beyan edilmiştir Habibim! deki, eğer siz Allahı seviyorsanız, hemen bana uyunki, Al-lahda sizleri sevsin ve günahlarınızı bağışlasın» Ali imran, 31 Atlah ve Resulüne inanmanın tadına ulaşan kimseler ağızlarına balı alan kimselerin balın tadı ile mütelezziz oldukları gibi, îmanın lezzet ve zev­kini her şeyin üstünde görürler, b Bir kimse, diğer bir kimseyi, dünyevi, şehvanî ve nefsâni hiç bir menfaat karşılığında veya düşüncesinde olmadan sâde ve sâde mümin kardeş olduğu ve İstikametti bir imana sahip olmasından dolayı Allah rı­zası için sevmesi, en doğru ve en güze! sevgidir. Bu sevginin belirti ve alâmetlerinden bazıları şunlardır; Bir kimsenin her hangi bir istek ve arzusu o sevdiği kardeşinde olur, onunda verme­mesi veya müsbet karşılamaması halinde ona darılıp gücenmemesi, onu makul karşılaması halidir. Meselâ Ûdjünç para, mal ve saire veya kız istendiğinde bu istekler verilmeyince veya red edilince gücenip dartlmamak gerekir. Darılıp gücenme olursa Allah için sevmenin olmadığı ortaya çıkar. Ancak böyle münâ­sebetlerde karşılıklı saygı ve sevgi hudutları muhafaza edilmek kaydida şürttır. Şayet biri arz ve ihtiyacda bulununca diğer birisi ona bed muamele yaparsa, bu takdirde o kimseye hakaret ve eziyette bulunmuş olur. Öyle oluncada karşılıklı sevgi va saygı bağlan ortadan kalkmış, olur. Ama böyle bir hal yok iken sâde arzu ve istekler müsbet karşılanmadı diye gücenilirse veya sevişme anında yapılan ikram ve yardımlar sayılarak başa kalkılırsa, işte bu sevişme Allah rızası için olmayan sevişmedir. Allah için sevişme nimetine erişen mümin kardeşler, bir birlerinin ku­sur ve ayıblarını karşılıklı bağışlarlar, doğru yolu tavsiye ederler, kötülük­ten men ederler, selamlaşırlar, birbirlerine ziyarete ve yardıma koşarak şifa dileklerinde bulunurlar. Akşam sabah bir birlerinin sevinci ile sevinir­ler ve üzüntüleri ile hüzün ve kederlenirler. Bir birlerinin ırz ve namusla­rını korumaktada âzami gayreti sarf ederler. Cenazeleri olduğunda her işlerini terk edip o cenazenin teçhiz, tekfin ve defnine ait işleri canı gönülden yaparlar. Hulesâ-i kelam Allah için sevişen mümin kardeşler, belki öz soy sop kardeşliğinden daha tatlı ve daha neşeli bir hayat yaşantısında olurlar. c Tman nuruna kavuşan bir müminde, bu îmanın zevk ve tadını Al­lah muhafaza bir gün gaybeder din ve îmandan çıkarak küfre giderim korkusu ve ızdırabı ona ateşe atılmak kadar ve hatta ateşe atilmakdan daha kötü gelirse, işte o kimsede îmanın tadına erişmiş olur Öyle ya fani dünyanın kazançlarının en kıymetlisi olan ve ebedî alem için yegane sermaye kalbin huzur, sükûnu, ruhun kıdası îmanı kaybetmek elbette en korkunç ve tehlikeli zararlardandır. Beikide kişiye, ateşe atıl­ması, imanı gaybetmekten daha ehven gelir. Zira dünya ateşine atılmak ve yanmak, imanı gaybedipde ahirette ebedî ateşe atılmaktan daha güç de­ğildir. Dünya ateşi hem geçici ve hemde âhiret ateşinden yetmiş 70 de­rece aşağıdır. Bu sebeblerden dolayı akıllı müslüman, imanına iyi sahip olur. Küfür icab eden her kelime, fiil ve inançlardan kaçınır. Kazanılmış sermaye ve mal bile her hangi bir sebeble tamamı yok olup gitse, sahibini perişan edip jzdırab ve dertlere sürükleyebilir, Halbuki bu fani dünyanın fani varlığın­dan bir gaibdir. Ebedi alem olan âhiretin yegâne sermayesi oian imanın yok olup git­mesi ise, elbette en büyük gayıb ve en ızdırablı dertlerdendir. Zira ce­hennemden kurtulup cennet ve cemali Nahiyeye nail olmanın tek serma­yesi kâmil ve muhkem îmandır. Nitekim cenâbu hak Kur'anı kerimde şöyle buyurmuştur O Kıyamet gününde ne mal fayda verir. Nede oğulları! — Ancak Allah a halis ve pak bir kalb ile imanla varan kimse müs­tesnadır. Onlara îmanları fayda verir.» Şuara sûresi, 88-89 İmanın tehlikesi olan küfür ve çeşitlerini en geniş şekilde Müfteka tercümesi» adlı eserimizin ikinci cildinin Mürted babı» altında izah edip naklettiâimizi hntırintın? naklettiğimizi hatırlatırız. [70] Tercümesi 9 - 8 Abdulmuttalibin oğlu Abbas den mervîdir, demiştir; Resûlüllah buyurdu ki Allâhı Rab, islâmı din ve Muhammedi Resul kabul ede­rek râzî olan kıimse, îmanın tadına erişmiştir.»[71] İzahat Ravi kimdir? Abbas peygamberimizin amcasıdır. Peygamber efendimiz den yaş itibarı ile iki sene büyüktü. Bir gün Hz. Abbasa soruyorlar Senmi büyüksün, yoksa nebiyyi ek-rem sallallahü aleyhi vesellemrrii büyüktür?» Gayet zeki, idraklı ve ilmî metanete sahip olan Hz. Abbas, hemen şöy­le cevab veriyor O Peygamber saliallahü aleyhi vesellem benden büyüktür. Ben on­dan yaşlıyım.» Hz. Abbas, cahiliyyet devrinde reis idi ve mescidi haramın îmar ve ta­miri ona verilmişti. Oraya gelenleri sulama salahiyyetide onda idi. Hz. Abbas, İslama cok evvel girmişti, fakat gizlerdi. Gönülden istemediği halde mükrehen bedir savaşına bile çıkmıştı. Bu sebebden dolayı Rasûlü Ekrem efendimizde onun hakkında ashabına şöyle buyurmuştu Kim Abbasla karşılaşırsa, onu öldürmesin. Zira o müşriklerle gönül­den istemiyerek çıkmıştır.» Hz. Abbasın vefatı, Medine-j münevverede kendisi seksen sekiz 88 yaşında iken hicretin otuz ikinci senesinde Recebi şerifin on iki 12 sin­de cuma günü vuku bulmuştur. Ve cennetülbakîa defnolunmuştur Allahü-teâla ondan razı olsun ve bizlere şefaatini ihsan etsin. Amin. Hadisi şerifde beyan edilen hakikatlar, bir kimsenin gönlü, Allahı rab tanımaya kanaat eder, kalbi rahat eder göksü genişler ise, o kimse Allanın her işlediğini hoş karşılar, bela ve musibetlerine sabreder, nimetlerine kar­şıda şükreder, kaza ve kaderi ilâhîsine râzi olur, onun verdiği veya men edip vermediği şeylerede boyun eğer hoş karşılar, isyan etmez, bir hikmet ve sebebin olduğunu düşünerek hayır yolunu bulur. Şayet, puta, ateşe, leşe, ölüye, paraya, karıya, makam ve mansıba gönlü bağlanırsa, bu takdirde putpereslerden olur. Birde İslama razi ve kanî olan mümin, islamın şer'i hükümlerine imtisal edip emri ilahileri yapar, nehyi ilahilerden kaçınır, ve Muhammed Aley-hisselamın hak teâla tarafından Resul olarak gönderildiğine gönlü razi olup itminan olan kişide onun sünnet ve adaplarında ona tabi olur, onun ahlak ve yaşantısını kendisine rehber edinir, dünyadan çekinmesini kendi­sinde bularak ahireti unutmaz. Bütün yaptıklarının ahirette hesabını vere­ceğini düşünerek îmanın tadını bulmaya çalışır. İşte bu temiz gayeler esasına bağlı olan her mümin, taşıdığı imanın tadını vücudunda bulur. Mânevi zevklerin içinde huzur ve neş'e ile yaşar. Ve nihayet bu mânevi zevkin en büyük semeresi olan ahiret saadetine nail otur. Allahda istikametli imanının karşılığında o kulun razi ve hoşnut ola­cağı cennet, nimet ve cemali ilahisini lütfeder. Hadîsi şerifde şu mealdâki âyeti kerîmelere işaret vardır Allah onlardan razı ve onlarda ondan Allahdan râzt ve hoşnuttur­lar. İşte bu mükâfatlar ve Allanın rızası Rabbisinden korkanlara mahsus­tur.» Beyyine sûresi, 8 Diğer âyeti kerîme meali Ve Bugün size din olarak, İslama razî oldum.» Mâide sûresi, 3 Kim, islamdan başka bir din ararsa, o istediği din, asla kendisinden kabul olunmaz ve o ahiretde ebedî zarar görenlerdendir.» Ali İmran sûresi, 85[72] Tercümesi 10 - 9, Ebû Hüreyre den rivayet olunmuştur, dediki ; Resûlüllah buyurdu Nefsi muhammediyem yedi kudretinde olan Allahüteâllaya yemin ederimkî, bu ümmetten ümmeti dâvetden yahûdi ve hjrıstiyan bir kişi be­ni işitmez, Sonra Peygamber olarak gönderildiğime îman etmeden ölürse, işte o kimse, ancak cehennemin yaranından olur.» [73] Îzahat Ravî Ebî Hüreyre hazretlerinin hai tercümesi, kısada olsa yukar­da üçüncü hadîsi şerifin îzah böiümünde zikredilmiştir. Hadîsi şerifin ilk cümlelerinde mes'elenin ehemmiyetine binâen Resu­lü Ekrem sallallâhû aleyhi vesellem efendimiz, hâltkı zülcelâla yemin ede­rek başlamıştır. Yahûdî ve Hıristiyanlar, Peygamberimizi Peygamber olarak tanıyıp inanmadıkları haide ölürlerse, küfür üzere öldüklerinden cehennemliktir­ler. Zira onların Alfaha îman edip sevmelerinin alâmet ve esası, cenâbu hakkın en son olarak gönderdiği peygamber olan Muhammed aleyhisse-lâma ve onun getirdiği Kur'anı Kerîme inanmalarıdır. Aksi takdirde Kur'-anı kerîmde cenâbu hakkın buyurduğu ve peyğamberimizinde yukardaki mübarek sözünde beyan ettiği üzere kâfirlerdir, ve küfürlerinden dolayıda cehennem odunudurlar. Yahûdî ve Htnstıyankeferelerinin durumları kur'ant kerimde şöyle be­yan edilmiştir Ey ehli kitaplar yahûdî ve Hıristiyanlar}! Niçin hakkı bâtıl ile karış­tırıp örtüyor ve Muhammed aleyhissefâmın hak peygamber olduğunu bil­diğiniz haide hakikati gizliyorsunuz?.» Ali tmran sûresi, 71 Alitîmran sûresinin, 64-70 âyetlerimde mutlaka okumak gerekir. Zîra bu âyeti kerimelerde yahûdî ve Hıristiyanların, küfür ve fenalıkları, en güzel şekilde îzah edilmiştir. Hadîsi şerifde geçen ümmet» kelimesinden m^kaad, ümmeti davet­tir. İslâmı kabul etmeyip, peygamberimize inanmayan vnhûdî ve Hıristiyan cinsinden olan ehfi kitap kefereler, en son peygambere ve onun getirdiği hükümlere {Kur'anı kerim ve sünnetlere inanmaları için islâma davet edil­diklerinden bunlara ümmeti davet» denilmiştir. Fakat en son din olan islamı ve bütün hükümlerini kabul eden üm­meti muhammede, ümmeti îcâbet» denir. [74] Tercümesi 11- 10 Ebû Mûsâ el'Eş'ari den mervidir, şöyle demiştir Resûliuh buyurduki! Üç kişinin ikişer ecri vardır. O kimselerde şunlardır a EhM kitabdan bir adam oiubda, hem kendi Peygamberine, hemde Muhammet e iman eden kimsedir. b Birinin mülkü olan köledirki, hem Allahü teâlantn, hemde efendile­rinin hakkını edâ ettiğinde O da iki ecre nail olur.[75] c Üçüncüsüde öyle bir adamdırki, kenöi yanında tasarruf edebile­ceği bir câriye bulunurda onun terbiyesini yumuşaklıkla ve şiddetden uzak olarak güzel güzel terbiye eder, tâlimini yine rıfk ile güzel güzel Sâlîm eder ve sonradan onu âzâd edib nikahla alır. İşte böytesininde iki ecri vardır.» [76] İzahat Ravi Hz. Ebû Musa Ei Eşr'ari kimdir? Hz. Ebû Musa Ei Eş'ari ismi Abdullah Bin Gaysdır. Mensub oldukları Eş'ari Yemen de bir kabilenin ismi olması hasebiyle nisbet edil­miştir. Bu kabilenin pederlerinin gövdesi kıllı olduğundan sıfatı müşebbehe ismi ile Eş'ar -çok kıllı manasını ifade eden kelime ile isimlendirilmiş, son­rada onun evlat ve ahvadina Eşarî ve onlara mensup olanlarada Eş'ariy-yün denilmiştir. Ebû Musa hicretten evvel müslüman olmuş sonra kendisi ile beraber inanan kardeşleri ve diğer kimselerle tekrar vatanlarına dönmüş­lerdir. Daha sonra Peygamberimizin hicretinin yedinci senesinde hayberi fet­hi esnasında Habeşistanlı muhacirlerle birlikde Rasûlü Ekrem efendimize kavuşmuşlardır. Hz. Ömer, Ebû Musa ı basraya Vali .tayin etmiştir. Bir çok ül­kelerin fethini sağlamıştır. Hz. Ali zamanında basra valiliği ve ordu kuman­danlığı devam etmiştir. Ancak sonra azl olundular ve sıffiyn olayında ha­kemlik yaptığı zaman, aldanmıştı. Ondan sonrada hemen Mekke-i Mü-kerremeye gittiler ve orada hicretin elli iki 52 tarihinde vefat ettiler. Üç yüz atmış 360 hadisi şerif rivayet etmiştir. Hutbelerde hulefâya dua etmek, ilk defa Ebû Musa Eİ Eş'arî hazret-lerinden varid olmuştur. Basra valiliği esnasında Cuma hutbesini okuduk­ça Hz. Ömerül Faruk a dua ederlerdi. [77] Daha sonra bu duanın benzerini ibni Abbas Hz. Alinin hilafeti zamanında kendisinin basra valisi olduğu zaman cuma günü hutbede halife hazreti AN hakkında Allahümmensur Aliyyen-Ey Allahım! Aliye yardım et» duasını yapardı. Aynı eser sahife, 22 Hadisi şerifde beyan edilen iki ecir alacak üç kişiyi kısa kısa açıkla­maya çüiışaltm; a Yahûdî ve hırıstiyan taifeleri gibi ehli kitapdan olan kimselerin da­ha evvel kendilerine Peygamber olarak gönderilen Hz. Musa ve Hz. İsâya inanmalarından sonra en son Peygamber Muhammed Aleyhisselâmada inanmaları ile iki ecre nail olacaklardır. Ecrin birisi, daha evvel gönderilen mübarek Peygamberlere onların getirdikler1 hükmü ilâhilere inanmaları, diğer bir*ecrü mükâfatda, tevrat ve incilde ismi ve vasfı beyan edilen ve en son Peygamber olarak gönderile­ne en güzel şekilde ihlasla inanmalarıdır. Her iki ecrin verileceği Kur'anı kerimdede şöyle beyan edilmiştir Kur'andan evvel kendilerine kitap verdiklerimiz Yahudi ve hınstıyan-lardan bazıları Kur'ana îman ediyorlar. — Onlara Kur'an okunduğu zaman; Biz buna îman ettik. Şüphesiz bu Rabbıimiz tarafından inzal edilen hak kitapdır. Doğrusu biz Kur'anı size okumadan evvelde müslüman olmuş idik, dediler. — İşte bunlar, hem kendi kitaplarına, hemde kur'ana îman hususun­da gösterdikleri azm ve sebatla, yapılan eziyetlere Sabırlarından dolayı mükafatları iki kat verilecektir. Bunlar kötülüğü iyilikle defederler ve ken­dilerine verdiğimiz rızıkdan infak ederler.» Kasas sûresi, 52-54 Birde Peygamber efendimizin Hirakle yazmış olduğu mektup-da şu cümle var idi Müslüman ol, Allâhü teala sana ecrini iki kat verir.» b Bir ağanın hizmetçisi olan kölede, hem Allâhü tealaya kulluk vazi­fesini yaparak namazını kılar, orucunu tutar, zengin ise zekatını verir, ha­ram ve halellara riayet eder ve teşbih, tehlillerine devam eder hemde ağa­sının hizmetinde koşar isyan etmezse, bu köle ve hizmetçide aym iki ecri mükâfata nâii olur. Keza bir işçide ağasına itaat eder yediği ekmeği hela! etmeye çalışa­rak doğru ve dürüst olur, aynı zamanda Allâhın emirlerini yapar, nehile-rinden kaçınırsa, işte bu işçi de iki ecre nail olur. Birisi Allâha kulluğundan, diğeride işini gördüğü ağasına itaatındandır. Bir dâirede çalışan memur, bekçi ve emsali kişilerde, çalışdığı kapıya nankörlük etmez, Allâhc kulluk vazifesi ile âmirlerine itaat ederlerse, bun­larda iki ecre nail olurlar. Peygamberimiz efendimiz bir hadisi şeriflerinde buyurmuştur ; Bizim küçüğümüze merhamet etmeyen ve büyüğümüze hürmet ve saygıda bulunmayan, bizden değildir.» Evet müslüman büyük ve amirine, ağası ve babasına, itaat etmekle mükelleftir. Ancak ağa, baba, âmir ve iş verenler haram ve yasak olan şeyleri buyurursa, bu takdirde onlara itaat edilmez. Zira Allâha isyan olan yer ve şeylerde kula itaat etmek haram ve künah olur. Bu husus hem âyeti Nriyme ve hem hadîsi şeriflerde beyan edilmiştir. Bir hadîsi şerifde şöyle buyurulmuştur Âflâha isyan olan şeyde, kufa itaat edilmez.» c Bir adamda yanındaki cariyesini hem tedip ve din talimini öğre­terek edepli bir şekilde yetiştirir, sonrada bu cariyesini azad edip hürre hanımlar sırasına sokarak iffet ve namusunu korumak maksadı ile aile olmak için nikahlarsa, işte bu adamda iki ecre nail olur. Ecrin birisi, o kadıncağızın tâlim ve terbiyesini sağlamasının karşılı­ğında alacağı mükafattır. Diğeride câriyelikden âzad edip iffet ve namusunu korumak maksa­dı ile nikahlayıp aile efradına katmasının mükafatıdır. Bu son maddeden anlaşılmıştırki, bir kimsenin kendi evinde ve aile­sinin himayesinde büyütüp terbiye- ettiği kız çocuğunu, o evin erkeği ola­bilir. Ancak sıhriyyet ve akrabalık icabeden haramlıklar olursa, nikahlan­mak haram olur. Bu meselenin daha geniş izahı Mülteka Tercümesi» ad­lı eserimizin birinci cildinin Nikah bahsinde» ve nikahlanmaları haram olanlar babında» mezkûrdur. Köle İslam ve îmanı yükseltip yaymak için kâfirlerle harb esnasın­da esir alınan ve harbde bulunan müslüman askerlere hıssaları nisbetin-de taksim ve teslim edilen erkek kimselere köle» denir. Câriye ; kölenin tarifi şeklinde kâfirlerden esir alınan kadırvlara da câriye» ismi verilmiştir. Köle ve câriye ve hükümleri ile ilgili geniş malûmat, fıkıh kitablarında mezkurdur. [78] Tercümesi 12 - II İbni Ömer den mervidir, demiştir Resûlüllah buyurduki AlEâhdan başka hak ilah olmadığına ve Muhammedin Alfanın Resulü olduğuna dil-ile şehâdet etmeleri oluncaya kadar. Namazı dosduğu kılın-caya ve zekatı edâ edinceye kadar insanlarla muharebe etmekle emro-lundum. — Onlar, bunları yapınca müsiümanlar hakkının iktizası olan had­ler islam hakkı müstesna olmak üezere, canlarını ve mallarını benim elim­den kurtarırlar, içlerindeki kalblerinin-niyyetlerinin işlerimin hisâbına ge­lince, oda Allâha aittir zira içden olan niyyet ve gayeleri Allah bilir.»[79] — Fakat müslim, Ancak i s la m in hakkı müstesnadır.» Cümlesini zik-retmemiştir.[80] İzahat Ravi ibni Ömer hakkında kısa izahat, dördüncü 4 hadisi şerifin al­tında zikredilmiştir. Hadisr şerifde kelime-i şahadeti söyleyinceye, namazı dosdoğru kı-lıncaya, orucu tutup, zekâtı edâ edinceye kadar insanlarla muharebe et­me meselesini şöyle anlamak icab eder Burada zikri geçen İnsanlar» puta tapan müşriklerdir. Zira kendile­rine kitap verilen yahûdi ve hırıstıyanlar, Allaha şehâdet ederler. Ancak onlar Muhammed Aleyhisselâmı tasdik edip Peygamber tanımadıkça bo-vunları kılıçdan kurtulmaz. Birde tayin edilmiş bir cizye olurda onu edâ etmeyen ehli kitaplardanda kılıç kaldırılmaz. Namazı dosdoğru kılıncaya kadar» Cümlesindende şu hükümler an-laşılmaktadır a Namaz kılmayanlar, Islamin şartlarından birisini terk ettiklerinden onlarla muharebe edilmesi gerekir. b İmamı şafi-î hazretlerinin beyanına göre, namazı terkedenler öl­dürülür. Zira bilerek namazı terk eden kâfir olur, diyerek fetvada bulun­muştur. Sahabeden ve diğer müctehidlerdende aynı görüşü îzah edenler olmuştur. c Namazı kılmayanların, en azından tedib edilip dövülmesi lazımdır. Nitekim İmamı Azam hazretleri, namazı vaktinde edâ edib kılmayanların hapsedilmesi ve namazı kılıncoya kadar dövülmesi gerektiğini beyan et­miştir. İlgili Fetva Namazı terk eden zeyde şer'an ne lazım olur? Ei-CEVAP... Tazir ve hapis lazım olur. Fetâvâyı Abdun-ahim, C. 1,4 Bu hususda daha geniş malumat, İslama sokulan Bidat ve Hurafe­ler» adlı eserimizle Müiteka Tercümesi» isimli eserimizin ikinci cildinde verilmiştir. Evet namaz, zekât, oruç ve hac gibi îmanın yaşantısını ve alâmetin ihtiva eden bu ameller, dînin direği, Islâmm şiarı ve müminin en mühim amellerinden birer farzı ilâhîdir. Hadîsi şerifde, İslâmın hakkı müstesna­dır.» cümlesine gelince, Allâha ve ahiret gününe inanan her mümin, Kur'anı kerimde açık ve kesin olan ilâhi emir ve nehîlerden hiç birini inkâr ede­mez. İstisnasız Kur'anı kerîmin hükümlerinin hepsini kabul eder ve güzel görür. Şayet Kur'anı kerimde beyan edilen ilâhî hükümlerden herhangi biri­sini bir kişi inkar eder veya tahkir ederse, işte o kimse, islâmın hakkına tecâvüz ettiğinden mürted olur. Öldürülmesi gerekir. İslâmın hakkına tecâvüz eden kimse, daha evvel kelimei şehâdet ge­tirse dahî, böyle kimse, mürted olduğundan İslâmın kılıcından kendini kur­taramaz. Evvelâ Küfür ve irtidâdından nedamet edib islâmın hükmüne dönmesi teklif edilir. Şayet rucû etmezse, hemen boynu vurulur. Nitekim bir hadîsi şerifde şöyle buyurulmuştur Bir kimse dînini tebdil eder müfted olursa, onu hemen öldürün.»[81] Diğer hadîsi şerif meali Allahdan başka ilah olmadığına ve benim onun Resûlu olduğuma şe­hâdet eden bir müsEümanın kanını akıtmak, ancak üç sebebden bîri ile olur. — Bunlarda Zina eden dul evli veya evlenib boşanmış kimse, cana karşı canla mukabele kısas ve dînimi bırakıb cemaatı islam cemaatını terk eden kimsenin mürtetdin kanı helal £>lur.» Buhârî, Müslim Hadîsi şerifin bu son cümlesi ile hüküm istinbat edip icrayı hüküm­de bulunan ilk müctehid ve mücâhid, Hz. Ebû Bekir olmuştur. Hz. Ebû Bekir Hilafete geçirildiği zaman, bakdıki insanların bir kısmı zekat ver­mekten kaçınıyor. Hemen ashabı kirami toplayıb bir hutbe îrad etti, bu hükmün hakikatini anlattı ve Allâhın emri olan zekatın en azını dahi bı-rakmıyacağını, tek basmada olsa, fakirin hakkı olan zekatı alıp ehline ve­receğini beyan etti. İşte bu hareket, islâmın hakkı olan zekâtın edası için icra edilmiş en güzel cihad ve mücâdeledir. İslâmin hakkı, kıyamete kadar böylece koru­nacaktır. [82] Tercümesi 13 - 12 Enes den mervidir, demiştir Resûlüllah buyurduki Bir kimse, bizim namazımızı kılar, kıblemize İstikbâl eder ve kesdiği-mizi yerse. İşte bu müsiüman, Allanın ve Rasûlünün zimmetinde sigorta­sında dır. Binâenaleyh Aflâhüteâlânın zimmetinde olan müslümana dil uzatarak hainlik etmeyiniz.» [83] İzahat Râvî Hz. Enes hakkında gerekli bilgi 7. hadisi şerifin altında zik­redilmiştir. Bu hadîsi şerifde de gayet açık ve seçik bir şekilde beyan edilmiştir-kt, kıbleye dönüp namazını kılan, kurbanda kurbanını kesen ve kesilme şartlarına riâyet ederek hayvanı kesen ve müslümanfann kesdiklerinr yiyen kimseler^ Ailâhın hâlis kulu peygamber efendimizin sâdık ümmetlerinden dirier. Binâenalehy böyle müminlere dil uzatıp, iftira ve isnadlarla küfür kelimesini veya kâfir damgasını söyleyip vurmanın asla doğru olmadığını ve olamıyaoağını açıkça ifâde etmektedir. Zira o müminler. Allanın ve Re­sulünün sigortasjndadırlar. Akâid kitaplarında uzun uzun İzahlar ve misallar yazılmış ve beyan ediimiştirki, ehli kıbleden her hanki bir müstümana asla kâfir denilemez. Günah işleyenlerine âsî ve mücrim denir. Yani mümindirler, fakat günah­kar ve âsî mümindirler. Esasen akıllı mümin, bu hükümlere mümasil bilgileri kendisinde top­lar, hiç bir mümine kâfir» diyemez. Zira başkasına kâfir diyenler, kendi­leri kâfir olurlar. Daha geniş malûmat, İslama Sokulan Bid'at ve Hurâferler» adlı ese­rimizin birinci cildinde beyan edilmiştir[84] Tercümesi 14 - 13 Ebû Hüreyre den mervidir, demiştirki Bir Ârâbî bedevi bir arab Nebiyyi Ekrem efendimize geldi ve dedi Bana bir amel delâlet et öğret ki, ben o ameli işlediğim de Cenne­te gireyim.» Resûlüllah de buyurdu Âllaha ibâdet edersin ve ona Allaha hiç bir şeyi şerik koş­mazsın, farz namazları kılarsın, farz olan zekâtı edâ edersin ve Ramazan orucunu tutarsın.» Bunun üzerine Ârâbı dediki Nefsim yedi kudretinde olan Allâha yemin ederimki, bunun üzerine hiç bir şeyi ben ziyâde edemem yâni, bundan fazlasını işleyemem ve bundan da noksanlaştırmam.» Vaktaki o Ârâbî döndü gidiyor idi, Nebiyyi muhterem efendi­miz [85] Bir kimse, Cennet ehlinden bir kişiye bakmakla sürurlanmak isterse, işte bu adama baksın, buyurdu.» [86] İzahat Râvî Hz. Ebî Hureyre hakkında üçüncü hadisi şerifde gerekli bilgi zik­redilmiştir. Hadîsi şerifde beyan edilen Allâha ibâdet ve kullukdaki ihlas ve ona hic bir şeyi şerik koşmamak, îman ve ibâdetin en üstünü ve bütün ha­yırların ekmelidir. Zira îman ve ibâdetin ihlasa bağlı olup şirkin her çeşi­dinden kaçınmak kulluğun en yüksek mertebelerindendir. Bir âyeti kerîmede meâlen şöyle buyuruSmuştur; Her hangi bir kimse, Rabbisine kavuşmayı arzu ederse, sâlih bir amel işlesin ve Rabbisine yapdığı ibâdete hiç kimseyi ortak koşmasın» Kehf sûresi, 110 Şu halde Allâha kul olan bir kişi. Şirkin eşed ve büyüğü olan puta, ateşe, leşe, resim ve heykele tapmayı yapmadığı gibi şirki hafi olan riya­karlığı gösterişi de yapmaz. Arâbînin sayılan ibâdetlerden fazla eksik yapamıyacağını beyan et­mesi ise, ya daha fazlasını yapmaya takati olmadığındandır veya o ibâdet­lerden fazia veya noksan yapacak olursa, Resulü ekrem efendimize saygı­sızlık yaparak isyan etmiş olacağındandır. Resûüflâha sorduğu ve taleb ettiği hüküm karşısında hulus ve sadâ-kaîla tesiimiyyetini gören peygamber, o zatı gösteriyor ve Bir kimse cen­net ehlinden bir kişiye bakmakla sururlanmak isterse, işte bu adama bak­sın» buyruyor. Bu cümleleri okuyup iyi düşünen her mümin, Allâha ve Resulüne inan­madaki sadâkatini ve ilâhî emirlere itaatinin ne derece olduğunu düşünür. Düşünür ve araştırırda kendinin ihlaslı ve rızayı bâriye uygun ameli olup, olmadığını, dolaysiyle cennet ve cemâli ilâhiyye nimetine nâiliyyetini umar. [87] Tercümesi 15 - 14 Abdullah Essekafînin oğîu Süfyan den rivayet olun­muştur, demiştirki Ben dedim; Yâ Resülellah! Bana islamdan bir söz söyleki, senden son­ra hiç bir kimseden sormayayım. Bir rivayette senden başkasından sorma­yayım. Resûlüllah SAV buyurdu [88] Allâha îman ettim, de. Sonrada Müştekim dosdoğru ot.» [89] İzahat Râvî kimdir? Süfyan bir Abdullah Es sakafî taifli müslüman sahabelerdendir, Resulü Ekrem efendimizle bir çok sohbette bulunmuşlar, rivayet ettiği hadisi şeriflerin en meşhuru yukarda mealini arz ettiğimiz hadisi şerifdir. Hz. Süfyan emirül müminin Hz. Ömer in hilâfeti zamanında tâıf valisi olmuştur. Râvi Hz. Süfyanın saf ve idraklı bir kişi olması hasebiyle resulü ekrem sallallahü aleyhi vesellem efendimize islam hakkında cok fevkalade bir sual soruyor. Öyle bir sual ki, kendisine ve ümmete garenti ve aydınlık getiren bir sual. Resulü Ekrem efendimizde ona cevab vererek ümmetine nur saçan kıy­metli yolu şöyle tarif ediyor. AlEahü teâlaya îman ettim, de. sonrada istikâmet et.» İman hakkında yukarda cibril hadisi olan ikinci hadisi şerifde gerekli malumat verilmiştir. İstikâmet İlahi emirlere imtisal edip nehiylerinden kaçınmaktır. Bu tarifin içine, kalblerin ve bedenlerin amellerinden oian îman, islam, ihsan ve emsali iyilikler girer. Zira istikamet, bütün eğrilik ve kötülükleri terk edip iyi ve hayır olanlara inanıp amel etmekle olur. Şayet kötü ve fena olan şeylerden bir şeyin bulunması olursa, bu takdir­de istikamet yok olur. Fenalık ve dalâlet ortada cereyan eder. İstikamet halinde yaşamak çok güç ve zordur. Zira beşer hak yolda devam edip dünkü gün ve amellerinden bu günkü amelleri daha iyi ve riaha güzel, İslama ve hakkın rızasına uygun olacaktır. Bu sebebden dolayı Resulü Ekrem efendimiz şöyle buyurmuştur Beni, hûd sûresi kocaltdı.» Sûre-i Hûdun kocaltmasından maksad, o sûredeki şu maldaki istika­met emri idi Habibim emrolunduğun gibi istikâmet et.» Resulü Ekrem efendimiz hâşa eğri yolda değildi. Doğru yolda idi. Bura­daki emir her ne kadar Resûlüllahın kendisine isede, Kızım sana söylüyo­rum, gelinim sana» kabilinden, bu emri ilahi doğrudan doğruya ümmetlerine-dir. Ama bununla beraber, ilahi emre muhatap olup teklifi ilâhinin en güzel şekilde ifasının güçlüğü elbette Allahın Resulünü düşündürüyordu. Fahrüddini Razî Hz. diyor ki İstikamet, çok güç ve zor bir iştir. Zira İtikat ve inançda cenabu hakkı bir şeye teşbih etmekden, muattal nisbotin-den, suret ve siretlere kıyas etmekden kaçınarak ilâhi emirleri tağyir ve teb­dil etmeden olduğu gibi işleyip'ahlakî görüş ve yaşantılarda ifrad ve tef-riddan uzak olmak üzere gereken çok ciddi bir iştir.» İmcimi gazali Hz. de diyor ki Dünyada doğru yol üzere istikamet et­mek cehennem sıratından geçmek gibi güçtür. Bunların her ikiside kıldan ince kılıçdan keskindir. Nitekim bir hadisi şerifde Resûlüilah efendimiz şöyle buyur­muştur İstikamet ediniz, gayret ediniz. Zira hakkı ile istikamet etmeğe kadir olamazsınız. Fakat hakkı ile itaata yetişip ulaşılamıyanın hepsi, tamamen terk edilmez.» [90] Ehli takva mutasavvıflarda şöyle demişler Bir istikâmet, bin kerametten hayırlıdır.» Evet Peygamber sallallahü aleyhi vesellem efendimiz istikametle emro-lunmuştur. ^erâmet izharı ile emrolunmamıştır. Aslında istikamet sahibi olan her kişide keramet zuhur eder. .Fakat keramet iddiasında bulunan her in­sanın durumuna bakılır. Eğer îtikat ve ameli şeriata uyuyor ve istikamet üze­re devam ediyor ise, keramet olur. Şayet îtikat ve ameli istikametde olma­yıp kötü yolda ise, onun iddiası batıldır ve kendisindeki görülen fevkalade haller, kâfir ve zalimlerde görülen ve istidrac» ismi verilen zuhuratlar­dır. Esasen Peygamberlerde Mucize, Velilerde keramet, kâfir ve zalimlerde, istidrac gibi haller her zaman ve devirlerde görülmüştür. Böyle harikalar hakkında gerekli malumat Islâmda Evliya meselesi ve Hârikalar» adlı ese­rimizde beyan edilmiştir. İstikamet Kalbde ve amelde olmak üzere ikiye ayrılır. a Kalbdeki istikâmet doğru ve iyi olan şeyler üzerine kalbin karar ve sebat etme hâlidir. b Amelde istikamet Amellerin, islâmın beyan ettiği doğru yol üzerine olup ihlas ve hulusla yapılma halidirki, riya, süm'a dünyevi bir garaz ve ta­lep olmadan sırf rızayı bari için yapılmasıdır. Kalblerin istikametli olması, amellerin istikametli olmasını sağlar. Şayet kalbler istikamet üzere olmazsa, amellerde istikametli olmayıp bâtıl ve atıl olur. Bu hususu Resulü Ekrem efendimiz bir hadisi şeriflerinde şöyle beyan buyurmuşlardır Kulun Kalbindeki îmanı, istikametli olmaz. Tâki kalbi istikametli ola. Kalbide istikametli olmaz, tâki dili istikametde ola.» Hadisi şerifde açıkça izah edildiği üzere, bir kişinin îmanının istikamet­ti olması, kalbinin temiz ve stikarhetli olmasına bağlıdır. Yine bir kimseninde kalbinin istikametli ve düzgün olabilmesi, dilinin is­tikametli olmasına bağlıdır. Binaenaleyh bir kimse, dili ile yalan, dolan, iftira, tezvir ve küfür keli­melerini söyler bir tarafdanda Benim dilime bakmayın, benim kalbim te­miz» derse yalan ve aldatıcı bir ifâdede bulunmuştur. Zira insanın dili, kalbi­nin tercümanıdır. Şu halde bir kişi, dili ve fîli ile kötülük işleyor veya kötülüğü işleyenleri tasvip ediyorsa, işte o kimsenin kalbi ve niyyetide aynı kötülük içindedir. Hülasa dünya ve ahiret seâdetini temin etmek için, sağlam bir îmandan sonra istikâmet ve doğruluk üzere olmak kurtuluşun tek yoludur. [91] Tercümesi 16 - 15 Talha bin Ubeyduliah den mervidir, demiştir Necit halkından sacı darma dağınık fakir bir kimse, Resûlüllah ' efendimize geldi. Uzaktan sesini karma karışık duyuyor, fakat ne söylediğini anlamıyorduk. Nihayet Resûlullaha yaklaştı. Meğer islâmın ne olduğunu- soruyormuş. Bu suâline karşı Resûullah Bir gün bir gecede beş vakit namaz» buyurdu. — Adamcağız Üzerimde bu namazlardan başka Namaz da ola-cakmı?» diye sordu. — Resûlüllah Hayır, meğerki nafile olarak kılarsan yani, kendin fazladan kılarsan başka cevabını verdi. — Ondan sonra Resûlüllah Birde senede biray Ramazan Orucu» buyurdu. — Adamcağız yine Üzerimde bundan başkasıda olacakmı?» diye sordu. — Ö da yani, Resûlüllah da Hayır, ancak nafile olarak edâ eder tu­taçsın» cevabını verdi. — Talha derki Resûlüllah Zekâtıda ona söyledi. — O adam yine üzerimde bundan başkasıda olacakmı?» diye sor­du. — Yine Resûlüllah Hayır, ancak nafile sadaka olarak ve­rebilirsin.» Cevabını verdi. — Bunun üzerine Necitli fakir Vallahi bundan ne fazla, ne de ek­sik bir şey yapacak değilim.» diyerek ve arkasını dönerek gitti. — Resûlüllah o adamın sözünü duyunca [92] Eğer doğru söylüyorsa, feîah buldu gitti» buyurdu [93] İzahat Râvî kimdir? Hz. Taiha aşere-i mübeşşereden birisidir. İlk müslümaniardandır. Bedir savaşından başka bütün savaşlarda hazır bulunmuştur. Bedir Mu­harebesinde bulunmadığı halde peygamberimiz önada ganimetten nasîbmi vermişti. Uhud Muharebesinde Hz. Taiha Peygamber sallallâhü aleyhi veseileme atılan bir kılıcı kolu ile müdâfaa ettiği için çolak kalmıştı. Hz. Tatha, otuz sekiz 38 hadîsi şerif rivayet etmiştir. Yedisi Buftârî ve müslimde, ikisi Buhâri ve biriside müslümde mezkûrdur. Hz. Taiha Hz. Ali nin hilâfeti zamanında vuku bulan ve Cemel vak'ası» diye isimlenen vak'ada altmış yaşlarında oldukları halde Mervanın oku ile şehid olduîar. Allah ondan rözi olsun. Yukardaki hadîsi şeîfi sormaya gelen müslümanın hâli, çok dikkat ge­reken ve düşünülmesi lâzım olan haldir. Adamcağız Tâ Necid çöllerinden kalkıyor, gece gündüz günlerce yol yürüyüb geliyor. Ve kendisinin seâdetini temin edecek îman ve amei meselelerini teker teker soruyor. Aldığı cevap­lara itiraz etmediği gibi tam bir inkıyadla, hiç eksiltme ve fazlalaştırmada bulunmadan buyuruiduğu şekilde yapacağını teahhüd ediyor ve gidiyor. İşte bu hal ve hareket ilim tâlim edenler ve edeceklere, ilim sahibi ulema ve bilginlere sual soracaklara ve sorup öğrendikten sonra ne şekilde hare­ket edilmesi gerektiğini bilmeyenlere, en güzel ve en doğru bir örnektir. Ataların bir sözü vardır Anlayana sivri sinek saz, Anlamiyana davul zurna azdır» Hadîsi şerifin ihtiva ettiği hükümler hakkında gerekli malumat, baş ta-rafdaki hadîsi şeriflerin îzah bölümünde beyan edilmiştir. [94] Tercümesi 17 - 16 İbni Abbas den mervidir, demiştir Abdul kays kavmi Bahreyn taraflarında Nebiyyi Muhterem efendimizin huzuruna geldikleri zaman — Resûlüllah Siz, kimlerdensiniz?» yahut Nerenin cemaatı­sınız?» diye sordu. — Resûlüllah Hoş geldiniz. Allah sizi utandırmasın, Peşîman ettirmesin.» buyurdu. — Bunun üzerine Müsafir olan cemâat Ya ResÛlelleh, biz sana yalnız haram aylarda gelebiliriz. ,BUirsinki aramızda kâfir olan Mudar ka­bilelerin den şu cemâat vardır. O halden bize kesin bir şey emir buyurda, geride kalanlarımıza haber verelim, o sebeblede Cennete girelim.» dediler. — Nebiyyi Muhterem e, İçkileri yahut içki kaplarını da sordu- — Resûlüllah; onlara dört şey emretti ve dört şeydende neh-yetti. Onlara yalnız Allâha İman ile emrettikten sonra; Bilirmisiniz her şeyde tek Allâha îman etmek ne demektir?» diye sordu. — Onîarda, Allah ve Resulü bilir.» dediler. — Resûlüllah AElâhdan başka Hah olmadığına ve Muhamme-din Resûiüllah olduğuna şahadet etmek. Namaz kılmak, Zekat vermek, Ra­mazan orucunu tutmak ve ganimetin beşte birini 1/5 ni vermektir.» buyur­du. — Keza onları {dört şeyden yâni içi sırlı ağzı yanından yapılmış kır­mızı veya yeşil toprakdan yapılmış testi, Testi makamında kullanılan boş kuru kabak, şıra koymak, için içi oyulmuş ağaç parçası, Ziftle {kara sakızla sıvanmış testi {denilen kaplara, hurma, yahut üzüm şırası Şarab koymak dan nehyetti. — İbni Abbas in Müzeffet yerine mukayyer zift manasına olan kâr veya kîr ile sıvanmış testi dediğide mervidir. — Resûlüllah Bunları hıfzedin ve sizin yanınızda olmayan kimselere haber verin.» buyurdu. [95] Bu hadîsi şerifin lafzı Buhârinindir. [96] İzahat Râvî kimdir? İbni Abbas Peygamber sallallahü aleyhi vesellem efendimizin am­casının oğlu Abdullah dır. Hicretten üç sene veya beş sene evvel dün­yaya gelmiştir. Peygamberimizin öhirete irtihalı sırasında on üç 13 veya on beş 15 yaşlarında idi. Hz. Abdullah bu ümmetin en âlim ve fazıllarındandı. Peygamber sallallahü aleyhi vesellem efendimiz bunun ilim ve hikmet sahibi ve fıkıh İfmine âlim olmasına dua etmişti. Tefsir ve tevîlide iyi bilirdi. Peygamberimi­zin yanında çok bulunurdu. Bu sebeble vahyi ilâhiyi getiren cebrâil Afeyhis-selâmı iki sefer 'görmüştü. Hz. Ömer, halifeliği zamanın da büyük ve dev sahabelerin yanında genç yaşda olan bu zatı yanına olurdur ve kendisi iie istişare ederdi. Beyaz tenli, uzun boylu, yüzü nurlu ve dili fasih bir zad idi. Ömürlerinin sonunda gözlerine âma arız olduğundan görmezlerdi. Hz. Abdullah bin altiyüz altmış 1660 hadisi şerif rivayet etmiş­lerdir. Cuma günü hutbede hulefa-i reşidin ve sultanlara dua etmek, sahabe arasında Abdullah bin Abbas tarafından yapılmıştır. Basra valisi iken Haz-reti Ali hakkında dua etmiştir. Bundan evvelde Hz. Ömerin hilafeti za-nanında aynı yerde Ebû Musa ef Eş'arî yapmıştı. Bu günkü hutbenin so­nunda veya içinde yapılan emsali dualar, bu zamana ve bu şahısların yap­akları dualara iltihak ve istinad etmektedir. Hz. Abdullah yetmiş yaşlarında oldukları halde atmış sekiz 68 sene-i hicrîde Taifde vefat etmiştir. Allahüteâla ondan razı olsun. Hadisi şerifin baş tarafında geçen cümlelere dikkat etmek lâzımdır. Zira Resulü ekrem efendimiz, huzuruna gelen misafirlerine kimler oldukla­rını soruyor.ve merhaba hoş geldiniz. Allah sizi utandırmasın, peşiman et­tirmesin» diyerek iltifat ediyor ve haklarında hayırlı duada bulunuyor. Bir müslümanın huzuruna veya ev ve dükanına bir müsafir geldimi, böyle iltifat edip iyi mukabelede bulunarak hal ve hatırlarını sorup dilek ve temennilerine takati nisbetinde cevab vermek gerekir. Rasûiüllahm huzuruna glen misafirler her zaman gelemediklerini an­cak tâ eski devirlerden beri devam ede gelen ve insanında ilk zamanların­da muharebe etmenin haram olduğu malum olan zil'kâde, zilhicce, muhar­rem ve receb aylarında ancak gelebildiklerini beyan etmeleri, şâyani dik-katdır. Zira diğer aylarda geilrlerse, kâfirlerden mudâr kabilesinin tecavu-zuna uğrama tehlikesi olduğu anlaşılıyor. Burada muharebe etmenin haram olduğu aylar hakkında bir kaç satır izahatta bulunalım. Kur'anı keıimde şöyle buyurulmuştu Muhakkak gökleri ve yeri yarattığı günden beri kesin hükmünde ay­ların sayısı, Allah katında on iki 12 aydır. Onlardan dördü zilkade, zil­hicce, muharrem ve receb haram olanlardır. Bu ayların {içinde muharebe­nin haram kılınışı İbrahimden gelen doğru dinin bir hükmüdür. Bu se-bebden bilhassa bu aylarda nefislerinize bir birlerinize zulmetmeyiniz. Bununla beraber, müşrikler sizinle top yekûn harp ettikleri gibi, sizde on-farfa topunuz harp ediniz. Ve Allah cc. fenalıklardan sakınan­larla beraberdir.» Tevbe Sûresi, 36 Cahil, kâfir ve müşriklerin beytullahı ziyarete gelenlere ezâ ve cefc vermelerinden dolayı cenabı hak harp etmenin, ezâ ve cefada bulunmanın yasak ve haram olduğu ayları tayin ederek beytullahı ziyarete gelecekleri korumuştur. Bu hüküm islam'ın mekke devrinde ve Medine-i münevverenin ilk günlerinde aynı devam ediyordu. Sonra hükmün değişmesi ve haram ayların kaldırılması halinde müş-. riklerin öldürülmesi gerektiği beyan edilmiştir. Bu hükmü beyan eden âyet­ler şunlardır Eğer o müşrikler tevhid ve hicretten yüz çevirirlerse, onları buldu­ğunuz yerde yakalayın, tutun ve öldürün. Onlardan ne bir dost nede bir yar­dımcı edinmeyin.» Nisa sûresi, 89 Diğer âyeti kerime meali Dkunulması haram olan o aylar {zilkade, zilhicce, muharrem ve re­ceb çıktını zaman artık müşrikleri, onları nerede bulursanız öldürünüz.»Tevbe sûresi, 5 Evet islamın ilk zamanlarındaki haram aylara tazim etme hükmü, son zamanlarında kaldırılmış ve neshedilmiştir. Kaldıran âyeti kerime de bu son âyetdeki, artık o müşrikleri, onları nerede bulursanız, öldürünüz.» Hükmü ilâhi olduğu beyan edilmiştir.[97] Hadisi şerifdeki birinci dört emri beyan sadedinde Rasûlüllahın, bilir-misiniz, her şeyde tek olan Allaha iman ne demekdir?» Sualine kendileri iman edip huzuru Resule geldikleri halde Allah ve Rasûlü bilir» demeleride edep ve hürmetlerinden idi. Bir büyüğün huzurunda işte böyle hareket edi­lir. Nasibi olanlar bu edepli hareketden hisselerini alırlar. Yoksa b;'en fâzıl kişilerin huzurlarında onlardan küçük ve mertebece aşağı olanların, bilgiçlik taslamaları veya onlara saygı hududunu aşarak ko­nuşmaları, uzak yerlerden gelen bu kemallı insanların halinden çok ve çok aşağı ve bir edepsizlikdir. Şu dünyada aradım kıldım taleb, Her hüner makbuldür ama illa edep, illâ edep. Peygamberimiz bu edepli cemaatına dört emri beyan ettikden sonra, nefsin arzu ve emelinden ve şeytanın amelinden olan şarabınyapımı, mu­hafaza edilişi ve taşınışı, yani alınışı, satışı, içimi ve emsali kötü amel ve fiillerden nehyetmişti. Şarap ve emsali sarhoş eden şeylerden RasûlüNah efendimiz yasaklıyor ve hükümleri iyi muhafaza edin, gidiniz orada kalan müslü-manlara haber verin» diyerek islamın tebliğ vnzifesinide bırakmamalarını ehemmiyetle tavsiye ediyor. Evet şarabın ve emsali Sarhoş eden şeylerin iv^i haramdır. Şarob kadiyetle necisdir. Alınması, satılması, hamallığı ve vesair ameller haram­dır. Fakat şarabdan başka sarhoş edenlerin içimi haram oimak-n beraber başka yerlerde istimalları ve satışları, ihtilaflıdır. Daha geniş malumat, fikıh kitablarında mezkûrdur. Bizim Mültekâ tercümesi» adlı eserimizin dördün­cü cildinin İçkiler Bahsinde» de beyan edilmiştir. Allah ve Resulüne îman etme keyfiyyetini buyuran Resulü okrem efen­dimiz, Kur'an âyetlerine işaret etmektedir. Artık Ey Resulüm! şunu bflki, Allahdan başka ilâh yoktur.» Muhammed sûresi, 13 Resulü ekrem efendimizin AMâhın Resûlu olduğunu beyan eden ilah' âyet meali MHAMMED Allâhm Resulüdür.» Fetih sûresi, 29[98] Tercümesi 18 - 17 Ubâde ibni Essamit den mervidir, demiştir Resûlüllah etrafında ashabından bir takım kişilere buyurduki Ey cemâat! hiçbir şeyi Aliâha şenik koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, evladınızı öldürmemek, kendinizden uydurduğunuz şey-lerEe hiç kimseye iftira etmemek ve meşru olan bir şeye karşı isyan etme­mek üzere bana bîat ediniz. — Binâenaleyh eğer sizlerden bir kimse, bu saydıklarımı yerine geti­rirse, onun ecir ve ssvâbı AÜâhü teâiânm üzerinedir. Ve bir kimse, bu say-tiikianmdan birini haramı işlerse, dünyada o işlediği şeyin cezasını görür. Dünyada ikab olunursa, işte o ikab onun günâhına keffârettir. — Ve eğer içinizden birinin işlediği bir suçu cenâbu hak örterde dün­yada cezasını görmezse, onun işi Cezası veya afvi Aliâha aittir, Cenâbu hak onu dilerse afveder, dilerse azâb eder.[99] — Ashabı kiramda Bizde bu şartlar üzerine bîat ettik dediler.» [100] İzahat Râvi kimdir? Hz. Ubâde medine-i Münevvereli ashabı kiramdan, Mekke-i mü-kerremeye iman edip bîata gelenlerdendir. Birinci, ikinci ve üçüncü akabe bîadlarında bulunmuştur, Bedir ve diğer muharebelerin hepsinde hazır bulunan çok temiz bir sa-hâbî idi. Hz. Ömer hilâfeti zamanında bu zatı şama hakim ve muallim ta-Yin etmişti. Humusda ikâmet etti. Sonra füistine nakli mekan ettiler ve ora- da ramle veya beyti makdis de yetmiş iki 72 yaşında iken otuz dörî 34 hicri senesi vefat etmiştir. Allah ondan razı oisun. Pek çok sahabe ve tabi­in bu zattan hadis rivayet etmişlerdir. Hadisi şerifde, Resulü Ekrem efendimiz sahabesinden bir gurubuna sözlü muahedede bulunarak Alfana hiç bıîr şeyi şerik koşmamalarını, hırsız-hkda bulunmamalarını, zina yapmamalarını, evtad'cnnı çeşidili nedenler-ie öldürmemelerini, kendileri tarafından uyudurulan İftiraiarEa bühtanda bu­lunmamalarını ve maruf iyi, hayır olan şeylerde Allaha isyan etmemeleri­ni» beyan buyurmuştur. a Allaha şirk, celî ve hafî olmak üzere ikiye ayrılır. Şirki celî Puta, ateşe, ölüye, diriye, heykele, resim ve cisimlere tapın­ma şeklidir. Bu tapışda bulunan müşrikleri Allahü teâla asla afv etmez. Cehennemde ebedidirler. Kur'anı kerimde şöyle buyurulmuştur Muhakkaktı Allah, kendine şerik ortak koşanları, bağışlamaz.» Ve şirkin en büyük çirk ve zulüm olduğu şu âyetlerde beyan edilmiş­tir Bir vakit lukman, oğluna öğüt vererek şöyle demiştir — Ey oğulcağızim! Allaha ortak koşma, Çünkü Allaha ortak koşmak şirk çok büyük bir zulümdür» Lukman sûresi, 13 Bu hükümlerde okuduğumuz üzere hakiki kul, hic bir şeyi Allaha or­tak koşmaz ve-koşmaya çalışmaz. Aynı zamanda Allaha ortak koşmayı em­reden, âmir ve baba anada olsa itaat etmez ve öyle kişilerin sözlerine ku­lak vermez. Bir âyeti kerime meali şöyledir Şayet ana ve baban bilmediğin hiç kıymet vermediğin put ve emsalin­den ve şirkden ibaret olan bir şeyi bana ortak koşman ,için seni zorlarlar-sa, bu takdirde onlara itaat etme.» Lukman sûresi, 14 Evet Akıllı insan, hiç bir faide ve zarar sağlamıyan ve sağlamıyacak olan putlara, heykel ve resimlere kiymet vermez ve tapmaz. Onların hu­zurunda saygıda durup onlardan bir şeyler beklemez. Esasen o put bir kişi ise, ölümden kendini kurtaramıyan zavallı ve aciz bir yaratık olduğunu bilir. Asla tapmaz. Şirk ve putpereslik hakkında Kur'anı kerimde pek çok hâdise ve jbret alınacak kıssalar vardır. En başda gelen ve gayet açık olanı, İbrahim Aleyhis selamın putları kırıp en büyüğünün boynuna kırdığı aleti koyup sonra müş­riklere Mademki bu sizin AIEahınızdır. Bunlara yapılanı size anlatsın.» Gibi ifadelerle müşrikleri rezil ve mahcup etmesi hâli, cok ve çok acaibdir. Bu kıssayı okumak isteyen kardeşlerimize Enbiya sûresinin, 57-70. Ayeti kerimelerini ve ya meal ve izahlarını okumalarını tavsiye ederiz. Şirki hafi Açıkdan şirk olmayıb, gizli şekilde olan şirktirki, bu amel küf­re varmamakla beraber ahirette, işlenen iyiliklerin mükâfatı, sahibine veril­meyeceği', kim ve ne maksadla yapıldı ise onlardan ecirlerin İstenmesi hu susunda halikı zülcelâl, kime beğendirmeye çalışıldı ise, onlara göndere­ceği şer'î hükümlerde beyan edilmiştir. İşte bu amelin adına, Riya^> denir. RİYA Ahiret ameli ile {dünya menfeatını arzu etmektir. Yani, ahiret ameli olan ibâdet, hayır hasenat, iyilikler ve her çeşit ahiret amelini işleyen kişi, gösteriş ve başkalarına beğendirme veya başkalarının yanında öğün-me maksadına matuf işlenen amellerdir ki, görünüşde ahiret ameli iken, bir dünyalığa kavuşmak maksadına bağlı olması hasebi ile dünya amelidir. Namaz, niyaz, teşbih, tehlil, evrad, ezkar, hayru hasenat ve her çeşit ahiret amellerini sırf iyi adam» desinler, insanların yanında iyi görünmek maksadı ile gösteriş olarak yaparlarsa, işte bu adamların yapdıkları amel­ler, katıksız Riya» dır ki, bu şekildeki ameller, Münafık huylu insanlarda da­ha çok görülür. Riya ile amel edenlerin halleri, hiçde iyi değildir. Kur'anı kerimde ve hadîsi şerifler de bu zavallıların perişan halleri açık açık beyan edilmiştir. Bir ayeti keriymede şöyle buyurulmuştur Şiddetli azab nifak maksadı İle o namaz kıîanlaraki, Onlar, namaz­larından gaHEcLİrter. Onlar, namazları ile insanlara gösteriş yaparlar.» Maun sûresi, 4-6 Diğer ayeti kerîme meali Bu sekebEe her kim Rabbisine kavuşmayı arzu ederse, sâiih bir antet iştesin ve Rabbssjne yapdığı ibâdete Riya ile hiç bir şeyi ortak koşmasın.» Kehf sûresi, 110 Bir hadîsi nebevîde de şöyle buyurulmuştur S[zin fiçin en çok korktuğum şey, şirki asğar Küçük şirktir. — Ashabı kiram dediier ki ; Ya Resûfellah! O şirki asğar Küçük şirk nedir? — ResûEüHah Riyadır ki, Hak tealâ insanları amellerine karşt-Uk cezalandıracağı zaman Ahirette riyakarlara Dünyada gösteriş yapdı-ğmız kimselere gidin, onların yanında bjir mükâfat butabilecekmisiniz? bu-Vuracakttr, dedi.» [101] Riya hakkında geniş malûmat, ilerdeki ciltlerde bahsî mahsûsunda ge­rçektir. Ayrıca kısada olsa, yukarda birinci ve ikinci hadîsi şeriflerin İzah kısmında bir nebze bahsedilmiştir. b Hırsızlık yapmakda, islamda en kötü amel ve hareketlerdendir. Hırsızlık Başka bir kimsenin malını gizlice alıp kaçmaktır. Böyle hır­sızlığı yapanların cezaî müeyyidelerle cezalandırılması lazımdır. Erkek hırsızla kadın hırsızın, yaptıkları hırsızlığa karşıhk, ASlahoan bir azab /olmak üzere sağ Eslerini kesin.» Mâide sûresi, 38 c İslamın haram kıldığı ve Adem Aleyhisselâmdan Muhammed Aley-hisselama kadar bütün dinlerde yasaklanan zina, Şer'i nikah bulunmayan ve nikahlanma izni Şer'isi olmayan kadın ile erkeğin cinsi münasebetde hulunulan gayri meşru fiildir. Zinanın haramlığını nâtık ilâhi hüküm meali Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o zina,, pek çirkin ve kötü bir yoldur.»İsrâ sûresi, 32 Diğer âyeti kerime meâü Bekar olupda zina eden kadınla zina eden erkeğin her birine yüzer değnek vurun. Alîaha ve âhireî gününe inanıyorsanız, bunlara AKahın dini hususunda emri ilâhiyi yerine getirmekde merhametiniz tutmasın. Mümin­lerden bir toplulukda bunların ceza tatbikinde şâhid hazır olsun.» Nur sûresi, 2 Bu âyeti kerimede izah edildiği üzere zina eden erkek ve kadınlardan hiç birine, merhamet edip afv edilemiyeceğini gayet acık bir ifade ile beyan etmektedir. Hükmü ilahi böyle iken hem islamdan bahsedip, nemde hırsız­ları, katil ve canileri afv edenleri ve bu afv edenleri tasvip edenler, en azından büyük cürüm işleyen ve papazların yolunu-takip eden zalimlerdir. Kendilerini Allahın üstünde gören ve görmeye, göstermeye çalışan hainler­dir. Allanın Afv etmeyin» diyerek kötülüğü işleyenlerin cezalarının tatbik ve infazını emir buyurması, açık ve seçiktir. Kesinlikle anlaşılan böyle hü-kümieri infaz etmek, gerçek mümin ve amirlerin vazifesidir. Aksini icra edenler veya bu fenalıkları himaye edenler zulmü alkışlayan, zâlimi seven, dîne söven alçaklardır. Hırsız ve zânilerin cezalan ile ilgili geniş malumat, fıkıh kitaplarında mezkurdur. Bilhassa bizim tercüme ve izahını yaptığımız, Mültekâ tercü­mesi» adlı eserimizin ikinci cildinde uzun uzun beyan edilmiştir. d Evlatları öldürmekde, cehalet devrinde çeşidli Dedenlerle yapılmak­ta idi. Meselâ; Bir kısmı kız çocuklarını kendileri için zül kabul ederlerdi. Bu sebeble yeni doğan kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Diğer bir kısım eahiilerde rızık korkusundan dolayı çocuklarını öldürürlerdi. İşte buna benzer sebeblerle çocuklarını öldürmemeleri için Resulü Ek­rem efendimiz müslüman cemaatdan sözlü ahd alıyor ve kendilerine ev­latlarını öldürmemelerini tavsiye ediyor. Bu husus Kur'anı kerimde şöyle zikredilmiştir Fakirlik korkusu ile cahiiiyyet devrinde olduğu gibi çocuklarınızı öl­dürmeyin. Onlarada sizede rızkı biz Azimüşşan veririz. Muhakkak ki onları öldürmek, çok büyük bıîr günahdır.» İsrâ sûresi, 31 Çocukları öldürme keyfiyeti, şimdi birde ana rahminde henüz doğma­mış çocukları ilaç vesaire ile düşürerek öldürenlerde zuhur etmiştir. Bu hu­susun haram ve caiz olmayan yönleri ile cevaz cihetlerini Mültekâ tercü­mesi» adlı eserimizin birinci cildinin köleyi nikahlama babı» adı altında genişçe zikrettiğimizi hatırlatırız, e Çeşidli yalan ve uydurmalarla iftira ve bühtanda buiunmakda en şeni kötülüklerden olduğu için Resûlüllah efendimiz ahd ve biat ederek yapmamalarını beyan ediyor. Bu iftira ve bühtan, bir kadının kötülüğünü görmeden zan ile töhmette bırakılması, keza bir erkek hakkında da çeşidli yön ve şüphelerle iftiraya gitmek gibi hallerde kötü hareketlerdir. Cahiiiyyet devrinde bir kadın, her hangi bir yitik çocuğu veya çaldığı çocuğu getirir kocasına işte bu çocuk benim» diyerek iddia ve isnadlarla kocasını kandırmaya çalışırdı. İşte bu ve emsali mantık dışı uydurma ve yalanlarla bühtanda bulun/ mak adam öldürmekten daha kötü bir fenalıktır. f Mâruf ve iyi olan şeylerde isyan etmek ise, ilâhi emirleri yapmayıp ihmal etmek, doğru işleri terk etmek, güzel ahlak yolunu bırakıp kötü ah­lakı rehber edinmektir. Yukarda madde madde sayılan ahd nameye uyanların ecrü mükafa­tının Allaha ait bir hak ve lütuf olacağı, şayet bu fenalıkları işleyerek ahd-nâme biati bozanlar olursa, o kimselerinde dünyada bir ıkap ve cözâya carpmayıp azabı ilâhi görülmeyip Settarûluyup olan Allahü teâla o a/yıplan setrederse, böyle kişilerin hükmüde Allaha aittir. Dilerse âhirette af// eder dilerse ıkap eder. Şirk hakkındaki kesin hüküm ise, yukarda beyan edildiği üzâre ilahi afv yoktur. Ebedi azaba müstehaklık vardır. Bu hadîsi şerifde şu mealdaki âyeti kerimeye işaret vardır Ey peygamber! Mümin kadınlar, Allâha hiç bir şeyi ortak koşmama­ları, hırsızlık yapmamaları, zina etmemeleri, evladlarını kız çocuklarını öldürmemeleri, elleri ve ayakları arasında yani zina yoluyla bil? çocuk do-ğurub kocalarına nisbet ederek iftira düzüp getirmemeleri, emredeceğini her h'angi bir iyilik hususunda sana asi olmamaları sortiyle; sana biat et­meğe gelddiklerinde, bîatlarını kabul et. Onlar için Allahdan jrnagfiret iste-Viver. Zira Allah çok yarılğayıcı ve çok esirgeyicidir.» Mümieftıne sûresi, 12 Bu âyeti kerîme, mekke-i mükerremenin fethinde nazil olmuştur. Re­sulü Ekrem efendimiz erkeklerle bîatı, el sıkmak suretiyle ydpmışdır. Ka­dınlarla ise, söz almak ve sözleşme suretiyle bîat etmiştir. Yani kadınlarla, el tutma ve vücutlarına dokunma olmadan âyeti kerime de beyan edilen hükümleri tebliğ edip söz ile bîat etmiştir. Bu şekildeki hük­mün tebliği, yabancı kadınla erkeğin ellerini tutmalarının haram oluşun dandır. [102] Tercümesi 19 - 18 Ebû saîd-i el Hudrî den rivayet edilmiştir, demiştir. Bir kurban veya Ramazan bayramında Resûlüllah efendimiz yakımıza namazgaha çıktı. Kadınların yanından geçti ve onlara Ey kadınlar! Sadaka veriniz. Zira bana Cehennem halkı gösteril­di, ^gördüğümün çoğu sizler siz kadınlar idiniz.» buyurdu Kadınlarda Yâ Resûlüllah Neden?» diyerek sordular. Resûlüllah de — Çünkü siz ona buna çokça lanet eder ve kocalarınıza karşı küf-rânı n\îmet gösterirsiniz. Lcâib şeydirki, kendini zabdeden akıllı ve dîninde mazbut kimsenin aklını sizin aklınız kadar eksik akıllı ve eksik dinli hiç kimsenin gelebildiği­ni görmedim.» buyurdu. — Kadınlar ; Aklımızın ve dînimizin eksikliği nedir? Yâ Resûlellâh» dediler. osûlüllah Kadının şehâdeti, erkeğin şehâdetinin yarısı değilmidir'i;» diye sordu. — Kadınlar Evet» dediler. — Resûlüllah de — İşte bu akim noksanlığından, ve Kadın, hayız zamanında namaz ve oruç tutmaz değiEmi?» buyurdular. — Kadınlarda Evet» dediler.[103] — Resûlüllah — Eşte buda Kadının dîninin noksanlığındandır.» buyurdu. [104] İzahat Ravi kimdir? Hz. Ebi Said el hudrî in, isimleri saad bin maiikdir. Ensari kiram­dan ve ashabı güzîninin alim ve fazıllarındandır. Hz. Peygamberimiz ile be­raber bütün muharebelerde hazır bulunmuştur. Kur'anı kerime hafız idiler. Kendisinden pek çok sahabe ve tabiin hadisi şerif rivayet etmiştir. Vefatları, kendisi seksen dört yaşlarında iken hicretin atmış dört veya yetmiş dört tarihinde Medine-i münevverede vuku bulmuştur. Kabri şerifi, Cennetül baki» dedir. Hz. Ebi said el hudrî, bin yüz eytmiş 1170 hadisi şerif rivayet etmiş­tir. Sahihayn Buhari ve müslümde» de yüzon biri 111, tek başına buha-ri şerifde, on altısı ve tek başına müslimdede, yetmiş ikisi mezkûrdur. Yu-kardaki hadisi şerifde, görüldüğü üzere buhari ve müsümin ittifakı ile riva­yet ettikleri hadisi şeriflerdendir. Hadisi şerifde, Ey kadınlar! sadaka veriniz. Zira bana cehennem halkı gösterildi. Cehennemde gördüğüm çoğu sizler siz kadınlar idiniz.» Bu-yurulan cümlelerle kadınların cehennemlik olanlarının sadaka ve hayır ve­rerek kurtula bileceklerini veya sadaka-i cariyeyi veren kadınların direk ce­hennemden kurtulup cennete nail olacaklarını beyandır. Zira az sadaka, dünyada belayı def eder. Ahiretdede cehennemle sa­hibi arasına perde olur ve kıyamefde insanlar, vermiş olduğu sadakanın gölgesinde gölgelenecektir. Nitekim bir hadisi şerifde buyurulmuştur VeEevki bir hurma danesi olsun, sadaka vererek kendinizi cehennem ateşinden koruyunuz.» Birde sadakayı Allah yolunda verenler, erkek olsun kadın olsun dünya muhabettini üzerlerinden atarak dünyanın faniliğini anlayıp ebedî seadet yuvası olan ahireti kazanma gayreti görülür. Aslında kadınlar; Dünyaya çok meyilli, mal ve mülk sevdasına, dünya­nın süs ve zinetlerine' ekseriya çok düşkün olurlar. Çok sevdikleri malla­rından sadaka vermekle mal mülk sevgisi ve mala mülke tapınır halin yok olması, aynen dünya muhabbetinden neş'et eden puhulluk cimrilik» has-talığıda ..uKsanlanmış veya tamamen gitmiş olur. Pahil ve cimrilik yapan­lar, i,ö kadarda âbid olsalar, varacakları yer yine cehennemdir. Kdınlar sadaka ve hayı verirlerse, işte bu cimrilikden kurtulup sahi ve cömert kişiler dahil oiunor. Cömert kimselerin varacakları yer, cennettir. Bu husus,; Peygamberiniz şöyle beyan buyurmuşlar Sahî ve cömert kişi, AEîaha yakın, insanlara yakın ve cennete yakın­dır ve cehenneme uzaij?r. — Pah il-cimri kimse ise, AiCaha uzok, insanlara uzak, cennete uzak ve cehenneme yakındır.» [105] Başka bir hadisi şerifde, el, alan efden hayırlıdır.» buyurmuş­tur. Hadisi şerifde, kadınların ekserisinin niçin cehenneme gireceklerini beyan saadedindede şu cümleler buyurulmuştur Çünkü siz ona buna laneti çok eder ve kocalarınıza karşı küfranı nîmeîde tutunursunuz.» Bu mübarek cümieierdede iki husus belirtilmiş oluyor. a} Birisi, kadınların dili lanet etmeye pek çok kayar ve olur olmaz lü­zumsuz şeylerden dolayı efendisine, çocuklarına, komşularına ve hem cinsi olan kadınlara ve hatta hayvanlara ve eşyalara dahi lanet edenler oluyor. Kadın olsun erkek olsun, lanete dilini alıştırmaması ve lânetde bulun­maması lazımdır. Hakikat böyle olması gerekirken kendi çocuğuna kâfir dölü, piç, kâfir sıpası, kâfirin dölü, kâfir herifin piçi, e'şşek sıpası Kendi malınada kâfir malı, domuz malı, domuzun malı, gibi...» Kelimeleri en çok kadınlaı söylerler. İşte böyie lanetleri söyleyenler, kendilerini cehennem ateşine attıkları için ve böyle kötü kelimeleride daha çok kadınların söylemesindn doiayı Allanın Rasûlü, cehennemde olan kişilerin ekserisini kadınlar olduğunu ve oluş sebeblerinide böyle beyan ediyordu. Esasen insan dilini böyle lanet kelimelerinden sakındırması lazımdır. Hatta hayatında kâfir olarak yaşayanlara, öldükten sonra lanet etmek bile uygun görülmemiştir. Ancak Ebû cehil ve Ebû lehep gibi kişilere dair haklarında âyeti kerimeler gelen veya bizzat ölürken başında bulunupda Alfana küfrede küfrede öldüğüne şahid olan kimseler, şahid oldukları kim­selere lanet okuya bilirler ve lanet okuna bilir. Kesin bilgileri olmayan kim­seler ise, mücerret ondan bundan duydukları ile lanet ederlerse, bu davra­nış ve İfadeleri şer'a uygun değildir. Hâdise ve vakıaların vukuu muhakkak olan ve fakat bu hadiselere se-beb oian kimselerin son nefesleri, tam bir kesinlik ifade etmediğinden, ye­zide, Hz. Ali nin şehâdetine sebeb olan kişiye ve haccac gibilerine lanet etmeyi muhakkik ve müdekkık olan ulemâ uygun görmemişlerdir. Uygun görmeyenler, Hz. Ali İmamı Gazali, Aliyyül kâri ve emsali zevatı kiramlardır. Bu hususun daha geniş İzahı, Bid'at ve hurafeler» le İslamda evliya meselesi ve harikalar» eserimizde ayrıca Mütlekâ tercümesi» isimli ese­rimizin Mürted babı» altında zikredilmiştir. b Kadınların, kocalarına karşı küfrânı nimette bulunmaları ise, bu gün daha ayan ve beyandır. Kocası karısına bütün gün ihtiyacını karşıla­mak için gayret sarf eder. Yüzlerce talep ve isteğini yerine getirir. Şayet bu isteklerin birisini günlerden birgün getirmez veya getiremezse, hemen kı­yameti koparır ve artık zaten sen benim dediğimi hesaba almazsın, şim­diye kadar hiç dediklerimi yapmadın, sen adam değilsin, filan kişi şöyle almış böyle satmış, herif değilsinde bir baş belasısm gibi...» Cümlelerle bütün hayırları ve hizmetleri yıkar ve inkar eder. Küfrani nimetde bulunmadan kocasına itaat eden, iffet i/e namu­sunu koruyan saliha kadınlar ise, dünya mal ve servetinin en kıymetli ve hayırlısıdır. Böyle kadınlar, çok mutlu kadınlardır. Ve böyle kadınlara sa­hip olan erkeklerde, çok mutlu erkeklerdir. Bir hadisi şerifde Resûlüllah şöyle buyurmuştur ; Dünya, geçici bir meta servet ve saman dır. Bu dünya metâının ser­vet ve kazancının en hayırlısı, sâliha namuslu itaatkar kadındır. — O sâliha kadın sen yâni kocası ona baktığında sana surur ve neşe verir. Sen ondan ayrılıp gittiğindede işine, çarşıya gittiğinde seni koruyan senin evini, çocuklarını ve namusunu senin için muhafaza eden kadındır.»[106] Kadınların Din ve akıllarının eksikliği ile ilgili izahat, İsiamda tesettür ve haya» adlı eserimizde zikredilmiştir. [107] Tercümesi ; 20 - 19 Ebû Hüreyre den mervidir, demiştir Resûlullah buyurdu Allâhü teâla buyurdu Âdem oğlu bana yalan isnâd etti. Halbuki ona yalan isnâd etmek muvafık değildir. Ve âdem oğlu bana noksanlığı tavsif etti. Halbuki ona o şekilde cenâbu hakka noksanlık ve evlad isbâtı isnadı lâyık değildir. — Şimdi âdem oğlunun bana yalan isnad etmesine gelince şu sözü Allah benii yoktan yarattığı gibi, elbet tekrar beni iade edemez. Yani, tekrar diriltmesi hâli yokturdedi.. Halbuki bana göre yani, ben âzî-müşşâna göre âdem oğlunun, tekrar iade edilmesinden ilk defa yaratıl­ması daha ehven değildir. — Bana ben âzîmüşşâna şetmi noksanlık isnadı ise, âdem oğlunun şu sözüdür Allah kendisine evEâd ittihaz etti çocuk edindi. Halbuki ben fâzîmüşşan herşeyden müsteğni, benden hiç bir şey doğmadı ve ben hiç bir şeyden doğrulmadım ve benim için hiç bir şey denk değildir.» 21 - 20 İbni Abbasdan mervî olanda ise şöyledir Ben âzîmüşşâna söğmeğe - noksan isnad etmeğe gelince, âdem oğlunun [108] Benıim yanı Allah için çocuk vardır.» demesidir. Halbuki ben âzîmüş-şan bir arkadaş veya evlâd edinmekten münezzehimdir.» [109] İzahat Râvi Hz. Ebî Hüreyre hakkında kısa malumat, üçüncü hadisi şerifde izah edilmiştir. Hadisi kudside beyan edilen âdem oğlunun Allaha yalan isnadı Ve noksanlıkla vasıflanmasındaki ilâhi hükümlerde cereyan şekilleri ve ceva­bı ilahileri hulâsa olarak arz edelim a Öldükten sonra tekrar dirilmenin daha doğrusu Allanın tekrar dirilterek yaratması, çürüyüp yok hâle gelen cisim ve cesedlerin olamıya-cağını câhil ve beyinsiz kâfirlerden birisi çürümüş kemiği göstererek bunun tekrar dirilmesi olamaz, diyerek cenabı hakkın tekrar dirilteceğine dâir hükmü ilâhisini yalanlayordu. İşte bu hükmün cereyanı ve cenabı hakkın cevabı, ilâhi âyetlerde şöy­le zikrediliyor O inkarcı insan görmedimiki; Biz onu bir nutfeden bir damla meni­den yarattık, şimdide aşikara bir mücadeleci kesiliverdi. — Nutfeden yaratılışını unutarak bize birde şöyle misal getirdi Bu kemikler çürüyüp dağılmışken bunları kim diriltir? dedi. — Ey habibim! deki Onlan ilk defa yokdan vâr eden diriltir. Ve o, yaratılanı tamamı ile bilir.» Yasin sûresi, 77-79 Evet kuru topraklara saçılan tohumları bitirip, yeşerten, kuru ağaç ve otlan yeniden yeşertip yaprak ve meyvalar yaratan hâhk zülcelâl, ölüleri tekrar diriltecek, hesap, kitap, sual, mîzan hükümlerini icra ederek haklıyı haksızı ayırd edecek, haksızlardan hak sahibinin hakkını alıvere-cektir. Hatta buynuzlu koyun ve keçi gibi hayvanların buynuzsuzlara te câvüzü var ise, onlarıda haklaşdıracaktır. Binâenaleyh aklı îman ile nur-lanan her mümin, örnek ve misali görülmeden bu âlemi ve içindekileri na­sıl yarattığını düşünür ve tekrar dirilme ve yaratılmanın güç olmayacağını idrak eder ve inanır. b Cenabu hakka noksanlık vasıfları ise, yahûdilerin Uzeyr Allanın oğludur», Hıristiyanların Isa, Allâhı noğKldur.» ve bâzı arablarında Me­lekler, Allâhın kızlarıdır.» gibi kötü isnad ve vasıflarda bulunmuş olmala­rıdır. Yahûdî ve Hıristiyanların böyle diyenleri müşrik menzilinde birer putcu mesâbesindedirler. Binâenaleyh böyle kitabîlerin kesdikleri yenmez. Ancak bu akidede olmadan Allâhı Rab, Musa ve îsa ı peygamber tanıyıp en son peygamber Muhammed Aleyhisselâmı peygamber tanımazlarsa, bun­lar kâfirlerdir. Fakat bir kitaba ve peygambere inanıp şirkde de bulunmadık­larından kesdikleri yenir. Bu hükümlerin daha geniş şekli, fıkıh kitaplarında mezkûrdur. Bilhas­sa Müiteka tercümesi» adlı eserimizin Hayvanları kesme Bahsi» adı al­tında uzun izahat verilmiştir. Cenâbu hakka çocuk isnadı ise, pek çok âyeti kerimelerle red edilip açıklanmıştır. Cümleden bir tanesi ihlas sûresinde şöyle beyan edilmiştir Habîbim! deki O, Allah birdir eşi ve ortağı yoktur. AHah sameddir her yarattığı şeyin muhtaç olduğu eksiksiz bir varlıkdır. — O doğurmadı ve doğru'modı da. Hiç bir şeyde ona denk ve eş ol­mamıştır.» [110] Tercümesi 22 - 21 Ebû Hüreyre den mervidir, demiştirki Resûlullah buyurdu ; Allâhü teâfâ dediki Âdem oğlu dehre zamana söğmekle bana ezi­yet ediyor. Halbuki ben azimüşşân dehrim yâni, ben azimüşşân yaratanım. İşler benim yedi kudretimdedir, gece ve gündüzü deveran ettirir çeviririm.»[111] İzahat RâvİHz. Ebî Hureyrenin hal tercümesi üçüncü hadisi şerifde geçmiştir. Bu hadîsi kudsîde de, cenâbu hak âdem oğlunun insanların zamana sövüp lanet etmeleriyle Allâha eziyet ettiklerini beyan etmektedir. İnsanlar, zaman zaman bu zaman şöyle zamandır. Zaman olmaz ol­sun, zaman îcabı, zaman kötü zaman gibi.» cümlelerle zamanı kötülerler ve zamana söverler. Halbuki zaman; gece ve gündüzün deveran ve cereyan etme şeklidirki, dünya yaratıldığı günden beri, gece ve gündüz, mevsimler, iklim şartları ve zamanın cereyan ettiği mekanlar aynıdır. Ancak bu zamanın cereyan ettiği gece ve gündüzlerde ve mekanlarda yaşayan insanların, inanç, akide ve amelleri değişik şekilde devam etmek tedir. Kimisi Allâha ve hükümlerine hulusla îman edip ibâdet ve iyi ameU lerle yaşamış, güzel ahlak sahibi insanlar topluluğu halindedirler. Bir kısmıda şirk ve küfre dalmış âsî ve mücrimler güruhu hâlinde ya­şamışlar ve hâlada aynı şekil üzere devam edenler çoğunlukdadtr. Aüâhâ inanmayan veya inanıpda isyan eden kâfir, zâîim ve fâsık insanlar, çok zaman kendi işledikleri küfür ve isyanları başkalarına yükletmek »° ken­dilerini haklı edasına sokmak için hemen zaman îcabı, olmaz olsun zaman yapdırıyor. Ne yapalım bu zaman böyle zamandır vs.» diyerek işin içinden çıkarlar. Halbuki gece ve gündüzün deveranından ibaret olan zaman, oynı za­mandır. Değişen ve kötüleşen var. ise, kendileridir. Öyle,ya geçmiş zaman­da anası, babası ve büyükleri îmanlı, ihlâslı, hak hukuk bilir, namaz kılar, orueunu tutar, zekatını verir, hac farîzasını îfa eder, her türlü hayır ve ha-sanatta bulunurlar, küfürden, ucub, riya, sum'a, kibir ve gururdan, yalan ve İftiradan, zina, içki, kumar, hırsızlık, adam öldürmek, dans ve balo gibi namus yıkıcı deyyus ve pezevenkiikd-^n, bî namazlıkdan, anaya babaya is­yandan, hulâsa Allâhın haram ve yasak ettiği her şeyden kaçınır ve kaçın-dırırlardı. Zamanı kötüleyip şovenler ise, ekseriya haramlara dalan ve yüzen in­sanlardır. Bir fenalığı işlerler, alnımızın yazısı, zamanın yapdırdığı» diyerek sıyrılırlar. Zaman sizin elinizden tutupda, haydi içki masasına, zinaya, ka­rınızı geydirin kuşatın dans salonuna götürün yabancı erkeğe teslim edin mi? diyor, falan yerde kumar oynanıyor haydi sizde oynayınmı? diyor, ca­miyi cemaatı bırakın, kumarhaneye, müstehcen filim seyretmeye gidinmi? diyor. Hak ve hukuk tanımayın, her türiü fenalık ve kötülüğü işleyin mi? di­yor.» Bu şekilde anlayıp nefislerinin ve şeytanın ığvası ile kendilerini kö­tülüklere iten ve atanlara yazıklar olsun. Be hey budalalar! zaman başka şey sizin işledikleriniz başka şeydir, zamanı Allah yaratır. O kötülükleri o yaratılan zamanın içinde siz işliyor ve siz kazanıyorsunuz. Zamanı kötü-ienekle kendinizi temize çekip o zamanı yaratan Allâhü teâlâyı kötülüyor-sunuz. Böyle görüş ve düşüncelere lanet olsun, Allâhü teâla sizleride ıslah edip doğruyu gören, bilen ve anlayanlardan kılsın. Amin. Bu izahatı okuduktan sonra yukardaki hadîsi kudsîyi tekrar bir daha okuyunuz. [112] Tercümesi 23 - 22 Ebû Musa el Eş'arî den mervîdir, demiştir Resûlullah buyurduki Ezâ verici küfür sözleri işiden Alfandan başka hiç bir ferd, Allâhü teââ kadar sabırlı olamaz. Zira kâfirler ve kötü söz söyleyenler, Altâhii teâ'ava çocuk isnâd ederler. Ondan sonrada Allâhü teâla onlara afiyet verir ve onları O küfür sözlerine rağmen rızıklandırır.» [113] İzahat Râvî Ebû Musa el Eş'arînin hal tercümesi, on birinci hadîsi şerifde geç­miştir. Hadîsi şerifde beyan edilen hüküm, şâyânı dikkattir. Zira cenâbu hak­ka eza verecek şekilde isyan eden, kötü söz ve isnadlarda bulunarak şerik koşan, evlad isnad eden, çeşitli iftira ve tezvirlerde bulunanlara kar­şı, çok sabırlı ve çok tahammüllü, onun gibi bir daha sabırlı varlık olamaz. Öyle ya hem isyan edip şirk koşuyorlar, iftîra ve tezvirde bulunuyorlar, hem-de o yüce Allâhın rızkına ve çeşitli nimetlerine kavuşuyorlar. Cenâbu hakka yapılan kötülüklerin en azı insan oğluna yapılsa, hemen o âsilere gereken muameleyi yaparlar, vazifeden atılacaksa, vazifeden atar­lar, kovulacaksa kovarlar, eziyet edilecekse, eziyet ederler, aç bırakılma yolunuda düşünürler ve hatta hemen öldürenlerde olur. Halbuki cenâbu hak kendine en ağır itham ve isnadlarda bulunanları uzun müddet bırakıyor, yiyeceklerini, giyeceklerini, içeceklerini ve her türlü ihtiyaçlarını vererek yaşatıyor. Günlerden bir gün aklını erdirir îmana gelir, ıslâhı nefis yapar, tertemiz kullardan olur, dünya ve âhiret seâdetini elde eder kul olur diye, bu imkanı veriyor. İşte Alfâhın ahlakı budur. Allâha ve âhiret gününe inanan her mümin, bu ahlak ile ahlaklanmah, âsi ve günahkarların ıslâhı yolunu beklemeli. Böyle musibetlere göğüs gerip çok ve çok sabır etmelidir. Evet ilim tahsili, kur'antn hıfzı, namazın edası, iyiyi emredip kötülük-den nehyetmenin ifâsı, haccın edası ve sair dînî vazifelerin icrası anında uğranılan çeşitli itham, sıkıntı ve eziyetlere katlanarak yılmadan bu vazife­leri yapanlar, en sağlam ve metin îman sahibi müminlerdir Allanın ahfakı ile zînetlenen kimselerdir. [114] Tercümesi 24- 23 Hz. Muaz dan mervidîr, demiştir Resûlullah { eşeğin üzerinde iken oendw terkinde idim. Onunla ResûlulIahJa benim aramda palan ipinden {hayvanın narindeki palan, eğer ve emsali şeylerin bağ ipinden başka bir şey yoktu, Resûlullah buyurduki Ya Muâzî Kulların üzerinde Allah m hakkı ve Allanın üzerinde kulların hakkı nedir, bilirmisin? — Muâz Allah ve resulü bilir.» dedim. — Bunun üzerine Resûiullah buyurdu Elbette kulun üzerinde Allâhın hakkı. Kulun Allâha ibâdet edip ona hiç bir şeyi şerik koşmamastdır. — Allâhın üzerinde kulun hakkı ise, Allâha hiç bjr şeyi şerik koşmayan kimseyi azab etmemesidir.» — Bunun üzerine Muâz dedimki Yâ Resûlellah! bunu insanlara sevinmeleri için tebşir edeyim mi?[115] — Resûlullah { Onlara {{insanlara tebşir etme. Zira çalışma ve cihâdı terk ederler» buyurdu. [116] İzahat Râvi Hz. Muaz kimdir? Hz. Muaz bin ce$el Ensârı kiramdan Medine-i münevvereli haz-rec kabilesine mensup Resulüllaha akâbede bîat edenlerden kıymetli bir sa­habedir. Bedir ve diğer muharebelerde hazır bulunmuştur. Resûlullah S, onu yemene vali ve muallim olarak göndermişti. Hz. Muazdan, Hz. Ömer, Ibni Abbas gibi pek çok sahâbe-i kiram efen­dilerimiz hadisi şerif rivayet etmişlerdir. Reslûüllah efendimiz şöyle buyurmuştur Ümmetime, ümmetimin en merhametlisi, Ebû Bekirdir. Ve ümmetimin helal ve haramı en iyi bileni, Muaz ibni cebeldir.» [117] Hz. Muaz, Dini mübini islâmın hükümlerini en iyi bilenlerden olması hasebiyle Resulü Ekrem sallallahü aleyhi vesellem efendimiz zamanında fetva ve­ren sahabelerdendir ve hatta kitap ve sünnete kıyasederek veya kitap ve sünnetden hüküm çıkararak ietihadda bulunan ve İetihad yapmasına İlk izin verilen sahabelerdendir . Hz. Muaz Samda taun hastalığına tutuldu. Aynı hastalıkdan iki hanımı bir oğlu vefat ettikden sonra buda hioretin on sekizinci yılında otuz sekiz yaşında hakkın rahmetine kavuşmuştur. Allahü teâla ondan razı olsun. Hadisi şerifin baş tarafında nakledilen ifadeler şâyânı dikkatin Zira Resulü Ekrem efendimiz Hz. Muazı kendi bindiği hayvana arkasına bindi­riyor, ondan sonra Allâhın ve kulun hakkını soruyor. Kendinin bindiği merkebe beraberce bindirmesi o, mübarek efendimizin tavazucnu ve misafir perverîiğini göstermekle beraber sevişen kişilerin yar­dımlaşmada ve bir birlerine yapacakları ülfet ve mahabbet bağlarının kuvvetlenmesinde, bu gibi hal ve hareketlerin gerekliliğine işarettir. Hadisi şerifde geçen Kulların üzerinde, Allâhın hakkı ve Allâhın üze­rinde kulların hakkı» Cümlelerini kısaca açıklamaya çalışalım. Kulların üzerinde Allanın hakkı Kulların üzerinde Allâhın hakkı de­mek, Allahüteâlanın kullara emir buyurub Farz, vaaib kılıp yapılması lazım olanı yapmalarıdır ki, insan oğlunu yokdan var etti ve bütün varlıkları on­ların emrine musahhar kılıp faydalanmalarını sağladı. Sonrada kendisinin varlığını tanıtıp bildirerek akıl ve idrakin anlayacağı hüküm ve hikmetler beyan etti ve bu hikmetleri tanıtıp bildiren elçiler gönderdi. İşte bu hikmetleri anlayıp hak ve hakikata vasıl olan insanlar, yaratanı tanıyıp bilerek inanacak ve onun emirlerini hakkı ile yerine getirerek her şe­yin halikı ve mabudu olan Allâhın hakkını ödemiş olacaklar. Neîekim bir âyeti kerimede meölen şöyle buyurulmuştur Ben azimüşşan, insanları ve cinnîleri ancak bana inanıp ibadet etsinler diye yarattım.» Zâriyat sûresi, 56 Allanın üzerinde kulların hakkı Bu cümlenin antamıda gayet açık ola­rak anlatılmıştır. Ancak şu hususu belirtelim; kulluk vazifesini hakkı ile yapanlara cenabı hak cennet nimetini ihsan edip cehennem azabından âzad edeceği bir vadi ilâhi ile lutf edecektir. Yoksa bazı mutezile kafalı kişilerin veya gurubların iddiaları gibi, Allahüteâla kendisine kulluk yapanları cen­netine katıp cehennemden azad etmek mecburiyetinde değildir. Zira eğer bu şekilde mecburiyet olursa, bu takdirde Allanın üstünde bir varlığın ol­ması, dolaysiyle onun emrinin yerine getirilmesi gibi doğru olmayan hü­kümler ortaya çıkar. Kur'anı kerimde pek çok âyeti kerimelerde beyan edilmiştir. Cenâbu hak şirkten başka günahları dilerse, afv eder, dilerse afv etmez. Keza îman edip iyi amelde bulunanlarıda dilerse, cennetine'katar, dilerse cehennemi­ne atar. Fakat îman edip iyi amelde bulunanlara ayrıca vâd etmiştir. O vadinin îcab ve iktizası, lutfu keremi ile cennetine katacaktır. Cümleden bir âyeti celile meali {Resulüm altından ırmaklar akar her çeşid meyvelerle süslenmiş cennetler vardır.» Bakara sûresi, 25 Diğer âyeti kerime meali İşte iyi amellerde bulunanlara yapılan bu ihsan cennet ve nîmeti, Allahdandır Al la hin bir lutfudur.» Nisa sûresi, 70 Resulü Ekrem efendimizde, kendisini cenâbu hakkın rahmeti ilâhi mer­kezi olan cennet ve nimetine, onun fazlu keremi ile girebileceğini beyan buyurmuştur. Evet hiç bir kul, Allaha ibâdet ve tâatta bulunduğundan dolayı, onu cennetine katması Allaha vacib değildir. Vacib ve mecbur olmaz. Çünkü Ailahın fevkında emir verici bir varhk yoktur. Akâid manzumesinde şöyle nazm edilmiştir Ana Allaha vacfb olur bir şey diyen kim? İlahın varmıdır fevkında üstünde hakim? Biiâ îcab durur vacib değildir her işde fîfî Buna var şahidim aklî ve nakli. Ne muhtacu ne âciz bir ganîdir. Cihan ferbani üzere mübtenîdir. [118] Tercümesi 25 - 24 Enes dan mervidir, demiştir Peygamber Ve Muaz deve üstünde binitin terkisinde beraber idi. Peygamber buyurduki Yâ Muaz!» Buyur ya Resûlailah! Şeâdetler dilerim.» dedi. — Resûlüllah buyurdu Yâ Muaz!» — Muaz Emrin baş üstüne yâ Resûlellah; Şeâdetler dilerim.» dedi. — Rasûlüllah tekrar buyurdu Ya Muaz!» — Muaz Emrin baş üstüne yâ Resûlellah! Şeâdetler dilerim.» dedi ve bu nida hâli yukarda görüldüğü üzere üc sefer vâki oldu. — Enes dediki Resûlullah buyurdu Bir kimse, lâilahe illah, Muhammedür Resûlüllahı kalbinden gelen sıdkıla derse, O kimseyi Allâhü teâla Cehenneme haram kılar.» — Bunun üzerine Muaz dediki — Ya Resûlellah! Bunu insanlara sevinmeleri için haber vereyim mi? — Rasûlüllah Bu taktirde bu şehâdet ve tevhide istinat edib amel ve cihâdı terk-ederler.» buyurdu.[119] Fakat Muaz öleceği zaman ilmi ketmetmenin günahından kaçın­mak için insanlara haber verdi.» [120] İzahat Râvî Hz. Enes hakkında gerekli malumat, baş tarafda geçmiştir. Hadisi Şerifde beyan edilen hüküm hakkında bir kaç kelime arz edelim. Keiîme-i tevhidi söyleyip inanan kimselerin, Allâha ve Resulüne inan­maları hasabiyle o inançlarının îeabını yaparlar, demektir. Böyle oiuneada cehennemden kendilerini korumuş olurlar. Veya burada sâde lâilâhe illallah-Muhammedürrasûlüllah» kelime-i tevhidi sıdkı sadâkatla söyleyip inanan kimsenin, cehennemden âzad olup cennete gireceğinin beyanı, ferâizi ilâhiler, emir ve nehiyler nazil olmaz­dan evvel söylenmiştir. Bu husus, saîd bin müseyyeb gibi bâzı selef tara­fından beyan edilmiştir. Veya bu kelime-i tevhidi, uyuma, tevbe ve ölümü ânında sıdkı sadâkct-la söyler ondan sonrada ölürse, o kimseyi, cenabu hak cehennemine at­maz. Veya bu kelime-i tevhîdi sıdkı sadâkatla söyleyen kimse, o îmanı ile ölürse, cehennemde e*bedî kalmaz. Mutlaka cennete dâhil olur. Hadîsi şerifin son cümleside şâyâni dikkattir. Zira Resûlüllah sallallâ-hü aleyhi veseliem efendimize Hz. Muaz soruyor, Ya Resûlellah! Bu­nu insanlara sevinmeleri için haber vereyim mi?» diyor. Kelime-i tevhîdi sıdkı sadakatia söyleyen kimselerin kulluk vazifelerini ihmal edip terk edebileceklerini veya terk ederler düşüncesi ile Resulü Ek­rem efendimiz, Hz. Muaza haber vermemesini tavsiye eder mahiyette bu-yuruyorki Bu takdirde Bu şehâdet ve tevhide edip amel ve cihâdi terk ederler.» Bu hükmü insanların avamı böyle anlayıp terk edebileceklerinden böy­le buyurulmuştur. Yoksa insanların kullukda zirveye ulaşıp havas olanları, müjdeyi duyunca sevinç ve neşelerinden nâşî ibâdetlerini dahada artırır­lar. Aşere-i' mübeşşere ve diğer sahabelerde bu hal vâki olmuştur. Netekim Resulü Ekrem efendimiz ayak topukları şişinceye kadat gece ibâdete kâirn olduğu zaman; ya Resûlellah! geçmiş ve gelecek günahların mağfiret olunduğu halde niçin ibâdete kâim oluyorsun, diyene şu cevabını veriyordu Allaha şükreden kullardan olmayayım mı?» Hz. Muazda sulahadan olması ve ilmi yaymayıp saklamanın cezasından korkduğundan, ölümünden evvel söyleyor. [121] Tercümesi 26 - 25 Ebu zer den mervîdir, demiştirki Peygamber e geldim, üzerinde elbise bir örtü olduğu halde uyuyordu Kuldan bir kiri, Lâifâhe illellah Allahtan başka İlah yoktur, der sonra­da bu kelime-i tevhid üzere ölürse, o kimse ancak cennete girer.» — Dedim yani, ben Ebuzer dedim zina ve hırsızlık etsedemi? — Resûlüllah — Zina ve hırsızlık etsede» buyurdu. — Yine dedim Zina ve hırsızlık etsede cennete girecek mi? — Resüllüllah — Zina ve hırsızlı ketsede» buyurdu. — Ebûzer yine dedimki zina ve hırsızlık etsedemi? — Resüllüllah — Ebûzerin burnunu sürçmeye rağmen zina ve hırsızlık etsede yine ke •lime-i tevhidi inanarak söyliyen cennete girer» buyurdu.[122] Ebûzer bu sözleri tekrar söylerken, Ebûzerin burnunun sür-çülmesine rağmende olsa» der idi, [123] İzahat Hz. Ebu zerrilğifârt Mekke-i Mükerremede ilk müslüman olan sahâbîlerdendir. Hatta müslümarilann beşincisi olduğu söylenir. Handek muharebesinden sonra Medîne-i münevvereye hicret etti. O damana kodar.. müslüman olciukdon sonro kendi kavminin vomna a^rn^ onlara islâmi telkin ve tlâim ile meşkul idi. Vefat edinceye kadar Medine yakınlarında Rebze denilen yerde sakin oldu. Sahâbe-f kiramın en müttekî ve zâhidlerindendi. Hz. Ebû Zer ikiyüz seksen bir 281 hadîs rivayet etmiştir. Sahabe ve tabiînden pek çok kişi­ler, bundan hadis rivayet edip öğrenmişlerdir. Vefatı, Hz. Osman in hilâfeti zamanında otuz iki 32 sene-i hic­ride Rebze denilen mahalde vefat etmiş ve orada, ibni mes'ud le be­raber bir kaç kişi cenaze namazını kılıyorlar ve oraya defnediyorlar. Allah ondan râzî olsun. Hadîsi şerifin mâna ve anlamı gayet açıkdır, zinanın haramlığına ina­nıp helal demediği müddet, bu fîli işleyen kimse, mutlak ve muhakkak cennete girecektir. Bu giriş ya doğrudan doğruya cennete şevkle olur. Ve­ya günâhı nisbetinde cehennemde yandıkdan sonra cennet ve nîmete da­hil olur. Burası Allâhü teâlânın meşiyet ve iradesine bağlıdır. Zira şirk ve küfürden başka günahların ceza veya afv edilme ciheti Allanın dilemesine bağlıdır. Dilerse, afv eder. Dilerse azab eder. Bu husus kur'anı kerimde şöyle beyan edilmiştir Şüphesiz Allâhü teâla, kendisine ortak koşulan Şirki, afvu mağfiret etmez. Ondan başka günahları büyük olsun, küçük olsun dilediği kimse­den afvu mağfiret eder.» Nisa sûresi, 116 Akâid manzûmesindeki beyt ise bu hükmü şöyle açıklar Kebâir büyük günah abdi kulu imandan çıkarmaz, Mücerred mâsiyetten küfre varmaz Yani, şirk ve küfür olmayan büyük günah, sahibini kâfir yapmaz ve büyük günahı günah îtikadi ile işleyen kimse, ancak günahkâr olur ve işle-diğide günahdaıi ileri gitmez. Binâenaleyh küfre varmayan günahlarda cennete girmeğe mânı olmaz. Ancak direk girmeyip cehennemde bir az yandıkdan sonra girer veya hiç cehenneme girmeden Allanın afvı keremi veya peygamberimizin şefaati ile girecektir. Bir hadisi şerifde Resûlüllah şöyie buyurmuştur Benim şefaatim, ümmetimin büyük günah sahiblerinedir.» Evet zina yapmak, içki içmek, kumar oynamak, hırsızlık yapmak, ya­lan söylemek, iftira etmek, onaya babaya âsi olmak, namazın terkinin gü­nahını kabul ederek namazı terk etmek, gıybet etmek, riya, kibir ve hased gibi kalbin işlediği veya kötü niyyetin mahsulü olan büyük günahları, gü­nah ve haram diyerek işleyenler, âsi ve günahkâr müslümantardandırlar. Fakat haram ve günahlara helâl deyip işleyenler kâfirdirler. Varacakları yerde ebedi cehennemdir. [124] Tercümesi 27 - 26Ubâde ibni Essamit dan mervîdir, demiştir. — Resûlüllah buyurduki Bir kimse, AHahtan başka ilah olmadığına, onun şeriki olmayıp bir olduğuna, ve Muhammedin onun Allanın kutu ve rasûlü olduğuna, İsa onun kulu ve rasûlü, anasının oğlu olduğuna ve Meryeme onun İsa aley-hisselâmın kelimesini olacağını ilka ettiğine ve ondan Allahdan ruh ol­duğuna ve cennetle cehennemin hak olduğuna şehâdet ederse, o kimseyi Ailhü teâla amelden olan yapılan şey üzere cennete katar.»[125] İzahat Râvî Hz. Ubâde ibni Essâmid hakkında gerekli bilgi, 18. hadisde zikredilmiştir. Hadîsi şerifde îmanın şartlarından bâzıları beyan ediliyor. Bilhassa Al-lâha ve âhiret gününe âid inaç ve itikadın ehemmiyetini arzetmekle, bu hususa âid sakat ve kötü düşüncelere kapılmamaya dikkat edilmesi ge-rekdiğine işaret ediliyor. Ana ve babası olmadığı halde yokdan vâr edilen Adem hakkın­da düşünerek Hz. îsa in Babası olmadan sâde anasından yaratılma­sını bir ilâhî kudret ve mucizenin tecellîsi olduğuna aklını erdirenler, en sâ-iim ve en mâkul kişiler olduklarını ortaya koyuyorlar. Çeşitli inkâr ve İftira yoluna saparak hareket edenlerde, basîretsiz ve hakkı görmeyen münkir­lerdir. Kur'anı kerimde şöyle buyurulmuştur Şüphesiz îsanın babasız dünyaya gelişi, Âdemin hâli gibidir.»Ali İmran, 59 Diğer âyet mealleri Sonra onu İsayı, annesi yüklenerek kavmine getirdi, ona meryeme dediierki Ey meryem! Doğrusu, sen acâib bir şey babasız çocuk getirdin. — Ey Harünun soy itibari ile kız kardeş,!! senin baban kötü bir adam iffetsiz bir kadın değildi. — Bunun üzerine Meryem onlara cevab kasdı ile çocuğa işaret etti. Onlar Biz beşikteki çocukla nasıl konuşuruz, dediler. — Ailâhın bir mucizesi olarak beşikteki çocuk Isa dediki Ben ger­çekten Allanın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni bir peygamber yapdı. Beni Her nerede olsam mübarek kıldı ve hayatta bulunduğum müddet, bana na­mazı ve zekatı emretti» Meryem sûresi, 27-31 Hadîsi şerifde geçen ruh» kelimesi hakkında bir kaç cümle arz ede­lim, şöyleki a Isa aleyhisselâm, babanın sulbundan olmayıp direk ilâhi irâdenin tecellîsi ile yaratılmasından dolayı ruh» denilmiştir. b veya Allâhü teâîanın izni keremi ile İsa aleyhisselâm, mucize olarak ölüleri dirüttip bir nevi ruh verme gibi olduğundan ona ruh» denilmiştir. c veya ruh ve cesedden mürekkeb olan. Hz. İsa aleyhisselâm, ruh sahibi olan bir babanın veya bir canlının menisinden hasıl olmadığından ona ruh» denilmiştir. d Veya Cebrail Aleyhisselâm-ı cenâbu hak gönderip anası Hz. Mer-yemin gömleğinin altından ayağına üfürmesi ile hâmile kalıp menînin kir­lerinden hiç bir şeyin olmaması ve bu şekilde dünyaya gelmesinden dolay; Hz. Isa aleyhisselâma, ruh» denilmiştir. Bu maddelerin bâzı yönleri çeşitli âyeti kerîmelerde beyan edilmiştir, kıyamette de aynı halın olması ile ilgili hitab tecelli edecektir. Nitekim bir âyeti kerîmede şöyle beyan edilmiştir Allah o zaman kıyamette şöyle diyecek Ey Meryem oğlu İsa! hem senin üzerindeki, hem anayın üzerindeki bunca nimetimi hatırla. Hani ben seni Cebrail i!e desteklemiştim. Beşikde ikende, yetişkin ikende sen insan­lara söz söylüyordun. Hani sana kitabı yazı yazmayı, hikmeti, Tevrâtı ve ncili öğretmiştim. Hani benim iznimle çamurdan bir kuş suretinin benzerini tasarlıyordun, içine üfürüycrdun da benim iznimle bir kuş oluveriyordu. Hem anadan doğma kor ile abrası da benim iznimle iyi ediyordun. Hani ölü­leri, benim iznimle hayata kavuşturuyordun. Hani israil oğullarını senden defetmiştim seni öldürememişlerdi}. Kendilerine açık mucizeler getirdiğin zamanda, içlerinden o köfredenler şöyle Bu aşikâr bir büyüden başka bir şey değildir, demişti.» Mâido sûresi, 119 Cennetle cehennemin hak ve var olduğuna dairde pek çok ilâhi hüküm­ler, kur'anı kerimde mezkûrdur. Adem Aleyhisselâmın kendisi ile ailesi Hz Havvanın cennetten çıkarılışları ve müttekîler için cennetin hazırlandığını beyan eden âyetleri, cennetin hak ve el'an ^Jor olduğu, keza cehenneminde Kâfirler için hazırlandığını mâzî sığası ile beyan etmiştir. Erbabı mütealaa, akâid kitablanna müracaat eder, [126] Tercümesi 28 - 27 Amr ibnil As dan mervîdir, demiştir — Nebiyyi Ekrem sallallâhü aleyhi veselleme geldim ki Ey nebiyyi Muhterem! sağ elini uzat da sana bîat edeyim, Resûlüllâh hemen elini uzattı, bende elimi geri çektim. — Bunun üzerine Resûlülla h Hatırına ne geldi ey Amr?» dedi.' — Bende Nefsimi bir menfeat karşılığında şartlamak istemiştim, de< dim. — Resûlüllâh Neyi şartlamak istiyorsun?» buyurdu. — Dedimki Müslüman olduğumda afv olunmamı istiyorum. — Resûlüllâh buyurdu ki ; Ey Amr sen bitmezmisin ki İslâm, müslümanltkdan evvtl geçeni küf­rü ve günâhı yok eder, Hicretde, hicretten evvel işlenenleri yok eder ve hacc da, haccdan evvel işlenenleri yok eder!» Ebt Hüreyre den mervî şu iki hadisi kudsiyi Allâhü teâlâ buyur­du Ben azîmüşşan şirk koşanların şirkinden beriyim» diğeri, Büyüklük, benim gömieğimdir.» İlerde Riya ve kibir böbındo inşa Allah zikredeceğiz. [127] İzahat Râvî Amr ibnil As Mekke-i mükerremeli ve kureyş kabılesinden-dir. Hicretin yedinci senesi Hayberin fethi yılı müslüman olmuştur veya hic­retin sekizinci senesi mekke-İ mükerremenin fethinden altı ay evvel müs­lüman olmuştur. Resûlüllâhın huzuruna, Amr bin As Hölid bin Velid ve Os­man bin Talha hazretleri birlikte geldiler. Evvelâ Hz. Hâlid girdi müs-lüman oldu, bîat etti, sonra Hz. Amr bin As girdi müslüman oldu, biat etti ve geçmiş günahlarının afvini diledi. İşte o zaman Resulü Ekrem efendimiz şöyle buyurdu İslama girmek ve hicret etmek, evveîce işlenenleri yutar bitirir.» Ahmed bin Hanbel Amr bin As, muhtelif zamanlarda mısır valiliğinde ve ordu kumandan­lıklarında bulunmuştur. Ebu Musa El'eş'arînin karşısında Hz. Muâviye ta­rafından hakem tâyin edilmişti. Hâdise târih ve siyer kitablarında meşhur­dur. Amr bin el As Mısır valisi iken 43. sene-i hicrîde vefat etmiştir. Allah ondan razı olsun. Hadisi şerifde, İslam, Müslümanlıkdan evvel geçen küfür ve günahı yok eder» cümlesindeki hüküm, islâm diyarında olmayıp kâfir diyarında olan harbîler hakkındadır. Yani kâfir memleketinde yaşayan bir kâfir, islâmı ka­bul eder müslüman olursa, Allah hakkı olsun, kul hakkı olsun, ne gibi gü­nahları var ise afv olunur. Anadan doğma tertemiz bir çocuk gibi müslüman-dır. Fakat islâm diyarında yaşayan zimmî vatandaş kâfirler müslüman olurlarsa, onlardan Allâha ait olan küfür ve günahlar bağışlanır, tertemiz olurlar. Kulların hakkı ise, helallaşma veya afv ettirmeden bağışlanmaz. Zira islâm diyarında yaşayan ve oranın islam hükümlerinin infazını daha evvel kabul etme ve bilme hâli gerektiğinden kul hakları afv olunmaz. Tâki helâl ettirilip bağışlattırıiırsa, o zaman ilâhi afve mazhar olunur. Hadisi şerifde, Hicret iie haccın» geçmiş günahları bağışlatma meşe-leside yine zulüm ve kul haklarına tecâvüzde bulunmaların dışındaki günah­lar afv olunur, demektir. Zira zulmün ve kul haklarının isiâm diyarında ve müslüman halinde işlenmeleri, o günahların sahibleri ile helalllaşma veya afv ettirme yoluna baş vurmak suretiyle ilâhi afv olabilir. Yani hukûkullahın her çeşidi, Ressûlüllâhın diyarına hieret eden harbî­nin, islâmı kabul edip hicret etmesi ile afv olunur, ve Hacca giden bir müs-lümandanda, hukûkullahın büyüğü gücüğü bağışlanır. Hukuku ibâde gelince, bütün ulema ve müctehidlerin icma-ı ile afv olun­maz. Hukûkullahın afvi içinde, hacca giden kişinin hac esnasında, dedi ko­du, fışkı fucûr ve kavga gürültü yapmadan hac etmesi gerektiği âyeti kerî­me ve hadîsi şeriflerde beyan edilmiştir. Riya ve kibir hakkında vârid olan hadîsi kudsilerin açıklamaları, bahis­lerinde gelecektir. [128] Îmanla İlgili İkinci Fasıl Tercümesi 20 - 28 Muaz ibni cebel den mervidir, demiştir — Dedimki, yâ Resûlellah bana bir amel haber verki, o emel} beni Cennete katsın ve Cehennemden uzaklaştırsın. — Bunun üzerine Resûlüllah buyurdu Eibet sen büyük bir İşden sordum, O iş Aüâhü teâfânın müyesser kıl­dığı kimseye kolaydır ve şudur — Aüaha libâciet edersin, ona hiç bir şeyi şerik koşmazsın, Namazı kı­larsın, Zekâtı edâ edersin, Orucu tutarsın ve beyti şerifi hacc ziyaret edersin.» — Bundan sonra Resûluilah buyurdu ki — Kulak ver bana ! sana hayır kapılarını haber vereyim? bâzı rivayet­te. Evet haber ver, dir Resûluilah şunları saydı Oruç örtücü ve koruyucu bir sadaka; Suyun ateşi söndür­düğü gibi, hatayı söndürür. Ve gecenin yarısında bir adamın kıldığı namaz da hayır kapılarından dır. — Bundan sonra Resûluilah şu mealdeki âyetler^okudu Yan'arı yataklarından uzaklaşır, korku ve ümidjle Rablerine düâ eder­ler. Kendilerine rızıklandırdığımız şeylerdende hayra harcarlar. — Artık onfar için, yapmakda olduklarına mükâfat olarak, gözlerin aydın olacağı nimetlerden kendilerine neler gizlenmiş bulunduğunu kim­se bilmez.» Secde Sûresi, 16-17 — Sonra Resûluilah buyurdu — Dikkat et sana işin başını, direğini ve en yüksek zirvesini bildıire-yimmi?» — Dedim ki Evet bildir ya Resûlellah! — Resûluilah buyurdu İşin başı İslâm, işin direkler,'; Namaz ve işin en yüksek zirveside ct-haddır.» — Sonra Resûluilah buyurdu Sana bütün bunların esasını ve başını haber vereyim mi?» — Dedim ki Evet haber ver ya Allanın nebisi! — Bunun üzerine Resûluilah dilini eli ile tuttu ve buyurdu Buna diline manî ol, üzerme hücum ettirme.» — Hemen dedim Yâ nebiyyallah! Biz konuşduğumuzla cezalanacak-mıyız? — Resûluilah buyurdu Annen seni yitirsin ey muaz!, İnsanlar yüzleri üzerine veya burunları üzerine veya dillerinin mahsul'arı üzerine Cehenneme düşmeyeceklerini zannedersin? elbette böyle düşecekler. » Hadisi; Ahmet, Tirmizi ve İbni mace rivayet etmişlerdir, ve Tirmizî hadîs, hasen ve sahihdir, demiştir.} [129] Tercümesi 30 - 29 Ebî Ümame den mervîdir, demiştir Resûluilah buyurduki Bir kimse, Al!ah için sever, Allah İçin buğzeder, Allah için verir ve Al­lah için meneder vermez se, işte o kimse, muhakkak kâmil îmana ermiş­tir.» [130] İzahat Râvî kimdir? Hz. Ebî Ûmâm^/bâhilî ilk zamanlarda Mısırda sakin olup sonra Humusa nakli meker. sden ve sıffiyn muharebesinde Hz. Ali in yanın­da yer alan sahâbîdendir. Sahabelerden en çok yaşayan ve pek cok hadîs öpretip nakledenlerden birisidir. Nakledip öğretmeyi yapdığı yer, çoğunluk la Şam olmuştur. Yetmiş bir 71} yaşlarında iken hicretin seksen altı 86 tânnınde bamaa vefat etmiştir ve Samda vefat eden sahabelerin en sonun­cusudur. Allah ondan razı olsun. Hadîsi şerifde, bir kişiyi Allah için sevmenin, Allah için buğz etmenin, Allah için verip, Allah için vermemenin, kâmil bir îmana kavuşmanın neti­cesi olduğu beyan buyurulmaktadır. Yani sevişmeler, rızayı bâriye uygun 'olacak, iyilik ve hayır yollarında sevişip yardımlaşıiacak, dünyevî ve nefsânî hiç bir garaz olmayacaktır. Keza bir kişiye buğzetmek de, o kişinin kötülüğünden ve kötü amellerle meşkul olduğundan o kötü amellerine karşı nefret edip buğzetmek, nefsâni bir garaz ve intikamı taşımaması hâlinde makbuldür. Bir kişiye yardım, ödünç ve iyilikde bulunmak veya taleb edilenleri o adamın kötülüğünden veya kötü yollarda harcayacağından dolayı Allâhın rızasını tahsil etmek gazabı ilâhîsinden uzak oimak maksadını taşıyarak verilmeyen veya red edilme hâlide, îmanın kemal ve fazilete erişmenin ne­ticesidir. Allah için sevişmek ve Allah için buğzetmek hakkında misallı izahat, baş tarafda geçen hadîsi şeriflerin altında beyan edilmiştir. [131] Tercümesi 31 - 30 — Yukardaki hadisi şerifi İmamı Tirmizî Muaz Bin Enesten takdimli ve tehirli olarak rivayet etmiştir. Ve bunun rivayetinde, O kimse­nin îmanı, muhakkak kemâle ermiştir.» şeklinde ifâde edilmiştir. [132] İzahat Rövî kimdir? Hz. Muaz İbni Enes Muaz bin cebelden başka bir sahâbîdir. Ah-med bin hanbel, Ebû Dâvud, Nesâî, Tirmizî ve ibni mâce-nin sünenlerinde bu zâtın rivayeti ile hadîsi şerifler mezkûrdur. Meselâ .- Süneni Tirmizide bu zattan rivayet edilen şu hadisi şerif mez­kûrdur Bir kimse, muhtelif elbiseleri giymeye kudreti olduğu halde sâde tevâ-zuundan dolayı terk edip geymezse, Allâhü teâla o kimseyi mahşerde hal­kın başı üstünde çağıracak, îman süsleri ile zinetlenmiş elbiselerden dile­diğini giymekle muhayyer kılacaktır.»[133] Hz. Muaz bin Enes Mısırda sakin olup yaşamıştır. Vefat târihi bulunmamıştır. Allah ondan razî olsun. [134] Tercümesi 32 - 31 Ebû zer den mervidir, demiştir Resûlullah buyurdu Amellerin efdalı, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmektir.»[135] Tercümesi 33 - 32 Ebû Hüreyre den rivayet olunmuştur, demiştir Resûlullah buyurdu Müslüman o kimsedirki, dilinden ve elinden müslüman'ar salim olur. Mü'minde, insanların kanları ve mallan ondan emin olan kimsedir.»[136] Tercümesi! 34 - 33 Beyhakî îmanın Şubeleri babında» Fadâlenin rivayeti ile yukarda geçen hadisi şerifin devamına şu cümleleri ziyade etti Mücâhid Allaha itaat yolunda nefsi ile cihâd eden kimsedir. Muhacir ise, hatâ ve günahlardan kaçınan kimsedir.» [137] İzahat Râvî kimdir? Hz. Fadâle Medîne-i münevvere de Evs kabilesine mensup Ensârı kiramdan bir sahâbîdir. İlk defa uhud muharebesine katıldılar ve ondan son­raki muharebelerin hepsinde hazır bulundular. Sûre-i fetihde beyan edilen ağacın altında bîat edenlerdendi. Şama, cihad maksadı ile gidenlerdendir. Daha sonra şama nakli mekan etti, orada sakin oldu ve sıffînde Hz. Muâvi-ya tarafından hâkimlik yetgisi verilmişti. Vefatı, Hz. Muaviyenin riyaseti zamanında samda hicretin elli üçüncü 53. târihinde vefat etmiştir. Allah ondan razî olsun. Hadîsi şerifde, mücahid ile muhacir en güzel tarif ile îzah buyurulmuştur. Bu hadîsi şerifi tekrar tekrar okuyup ezberlemek ve hükmüne göre amel etmek en güzel ve en doğru yoldur. Günümüzde nefislerinin arzusu olan makam, mansıp, !şöhret, mai, mülk, emsali hırslar içinde hırçınlaşmış ve gözleri, gönülleri kendi çıkar­larından başka bir şeyi görmeyip düşünmeyen pek çok muhterisler, hatta namaz ve abdestle ilgileri görülmeyen, riya, kibir, ucüb, hased ve buğz has­talığına kapılmışlar, kendilerine mücâhid süsü veriyorlar. Veya dalkavuk­ları onlara Mücâhid» diyorlar. Büyüklerine saygı göstermeyip, küçüklerine şefkat da bulunmayan, hocasına ve babasına isyan eden, hak hukuk tanımayan, içkici, kumarcı, dansçı, zinacı ve iftiracı olan müfsitlerede Mücâhid» ve bu hayat içinde ölenlere de Şehid» diyenleri görüyoruz, duyuyoruz. Meselâ ; Bir zaman Gazetenin birisi yazmıştı, bir yerde dans ederken Kodaman sayılanlardan birisi öirrıüş, hemen aveneleri o adama şehid» tâ­birini söyleyip yazıyorlar. Ne tuhaf ve ne acâibliktir. Küfür ve kötülük hak­kı gören göz ve kalblerini bürüyünce doğruyu göremiyor ve anlayamıyor­lar. [138] Tercümesi 35 - 34 Enes den mervidir, demiştir Resûlullah bize hutbe îrad etti ve hutbede ancak şöyle buyurdu [139] Kendisi için emânet olmunmayan yani, emânete riâyet etmeyip hiyâ-netlik eden kimsenin kâmil îmanı yoktur. Ve verdiği sözü yerine getirme­yen kimseninde dininde kemal yoktur.» [140] Îmanla İlgili Üçüncü Fasıl Tercümesi 36 - 35 Ubâde bin Es sâmit den mervidir, demiştir Resûlullah den işittim buyuruyordu [141] Bir kimse lâilâhe illallah, Muhammedürresûlüllah - Allahdan başka ilâh yoktur. Muhammed de onun Resulüdür, diyerek şehâdet getirirse yani bu kelime-i tevhidi söyler ve o inancı ilede ölürse, Allâhü teâla o kim­seye Cehennemi haram kılar.» [142] Tercümesi 37 - 36 Osman bin Affan dan mervidir, demiştir Resûlullah buyurdu [143] Bir kimse, Lâilâhe illallah - Allahdan başka ilah yoktur kelime-i tev­hidin manasını bildiği halde inanıp söylediği halde ölürse, O kimse mu­hakkak Cennete girer.» [144] Îzahat Râvî kimdir? Hz. Osman bin Affan Emevî sülâlesinden ve kureyş kabîlesin-dendir Vâni mekke-i mükerremelidir. İlk müslümanlardandır. Resulü Ekrem efendimiz Dârul Erkama» girmezden evvel Hz. Ebû Bekirin delâleti ile rasûlüllâhın huzuruna gelip müslüman olmuştur. Habeşistana iki sefer hicret edenlerdendir. Resûlüllâhın kerimesi ve ken di zevcesi olan Hz. Rukiyyenin hastalığından dolayı Bedir,Savaşında hazır bulunamamıştır. Muharebede bulunmadığı halde rasûlüllah önada ganimet­ten senim ayırmıştı. Sulh için mekkeye gittiğinden hudeybiye sulhunda da bulunammaıştır. fakat Bîatürrızvanda efendimiz bir elini Hz. Alinin eli üzerine koymuş ve iş­te bu Osman içindir» buyurmuştur. Peygamberimizin Rukıyye ve Ümmü Külsüm isimli iki kızını aldı ğından dolayı kendisine Zihnûreyn -'iki nur sahibi» denilmiştir, Resûlüllâhın damadı muhteremi Hz. Osman üçüncü halîfe-i rasuldur. Beyaz tenli, güzel yüzlü, haya sahibi bir zâtı âlî cenab idi. Hilâfeti, on iki seneden bir kaç gün eksik olmuştur. Vefatı, Muharrem ayının ilk günlerinde Mısırdan isyan edip gelen âsî­ler tarafından hicretin yirmi dördünde seksen iki yaşında Kur'âm Kerimi Okur halde iken şehid etmişlerdir. Ve bir cumaertesine rastlayan günde cennetül Bakîa defn olunmuştur. Allah ondan razı olsun. Hadîsi şerifde; lâilâhe illallah» kelime-i tevhidine Muhammedürrasû-lüllah» in beraber söylenmemesi nedendir acaba?! Lâilâhe illallah, kelime-i tevhîdî artık bir alem olmuştur. Bu kelimeyi söyleyip tasdik eden kimse, Muhammedürresûlüllah» kelimesinide ikrar ve tasdik etmiş demektir. Bu sebeble sâdece lâilâheillallah - Allahdan başka ilâh yoktur, kelimesi ile iktifa edilmiştir. Hadîsi şerifin sonuç hükmü ile ilgili malumat, yukarda geçmiştir. Ora­ları tekrar okumak faydalı olur. [145] Tercümesi 38 - 37 Câbir den mervidir, demiştir Resûlullah buyurdu Vâcib kılan iki şey vardır.» — Bir adam dedi Yâ Resûlellah! Vâcib kılan iki şey nedir?[146] — Resûlullah buyurduki Bir kimse, Allâha bir şeyi şerik koşduğu halde ölürse, Cehenneme gi­rer Cehenneme girmesi vâcib olur. Ve bir kimsede, Allâha bir şeyi şerik koşmadığı halde ölürse, muhakkak Cennete girer yani. Cennete girmesi vâcib olur.» [147] Îzahat Râvî Hz. Câbir kimdir? Hz. Câbir Ensâri kiramdan meşhur Câbir bin Abdillahdır. Bu meş­hur sahâbî, aynı zamanda çok hadis rivayet edenlerdendir. Resulü Ekrem efendimizle beraber. Bedir ve ondan sonra vâkî olan muharebelerin hepsin­de hazır bulundular. Şama ve Mısıra gitmişlerdir. Ömrünün son zamanların­da gözleri görmez olmuştu. Pek çok kimse, bu 7atdan hadîs, nakletmişler-dir. Resûlüilahdan bin beşyüz kırk 1540 hadisi şerif rivayet etmiştir. Vefatı, doksan dört 94 yaşında iken hicretin y+miş dördüncü sene­sinde Medîne-i Münevverede vuku bulmuştur. Bir rivayette medîne-i mü-neverede vefat eden sahabenin en sonuncusudur. Allah ondan razî olsun. Hadîsi şerifde beyan edilen hükmü rasul, gayet açıktır. Allâhü teâlaya bir şeyi ortak koşan kimse, müşrik ve kâfir olması hasabi ile cehennemde ebediyyen azab olunmaları ilâhî adaletin tecellısidir. Zira dünyada Ailâha şirk koşan ve isyanda bulunanların cezalarının verilip icra edileceği yer, dünya değil, âhirettir. Orada zâlimlerden intikamını alacaktır. Allâhü teâla elbette böyle müşriklere şımarıklıklarının cezası olan cehennem ateşi ile cezalarını verecektir. Bir kimsede, Allâhü teâlaya hiç bir şeyi ortak koşmayıp cenabı hakka hulûsu kalb ile inanıp ibâdetine devam ederken ölürse, işte bu itaatkâr kulun varacağı yerde, ebedî seâdet, huzur ve neşe yeri oian cennettir. Zira cenâbu hak böyle kullarına cennetini hazırladığını vâd edip söz vermiştir. Bu sebebden ihlaslı mümin kullarını cennetine katacaktır. Kâmil îmana sâhib olupda ihlas üzere ölen müminler, elbette çok mutlu kişilerdir. Çünkü ebedî seâdete nail olacaklardır. [148] Tercümesi 39 - 38 Ebû Hureyre dan mervidir, demiştir Biz, Resûlullah in etrafında idik ve bizimle beraber bir Gurup Cemâat içinde Ebû Bekir ve Ömer da vardı. Resûluilah ara­mızdan kalkdı Ve yanımıza gelmesi gecikmişti. Biz bu hâli görünce bir düşmandan kötülük isabet etmesinden korktuk. Muzdarib olduk, kaldık. Muzdarib olanlardan ilki, ben idim. Resûlullah in durumuna muttali olmak kasdı ile meclisden çıktım, tâ Ensardan Medineli sahabeden Beni Neccâra âid bahçeye gelinceye kadar tâkib ettim. Bahçenin etrafını dolaş-dım, acaba bahçenin bir kapısını bulabilirmiyim? diye Fakat hiç bir kapı bu lamadım. — Hemen gördüm ki, küçük bir nehir hâriçdeki kuyudan duvara orta­sından bohçeye giriyor. — Küçük bir nehir bir su kanalıdır. — Ebû Hureyre dedi girmeğe gayret ettim ve Resûlullah efendimizin yanına dizleyerek sokulup girdim. — Bunun üzerine Resûlullah Sen Ebû Hureyresin değilmi?» buyurdu. — Ebû Hureyre Evet ben Ebû Hureyreyim Yâ Resûlallah! de­dim. — Resûlullah buyurdu Dileğin nedir?» — Dedim ki Sen bizim aramızda idin, kalkdın ve uzun müddet yok olup yanımıza gelmedin. Bunun üzerine biz, her hangi bir düşmandan sa­na bir kötülüğün isabet etmesinden korkduk ve bu halden muzdarib olduk. Hemde üzülen kimselerin evveli ben idim. İşte bu sebebden sizi tâkib ettim, bu bahçeye geldim. Girmek için tilkinin diz üstü sürünerek girmeye çalıştı­ğı gibi çalışdım. Ve bu insanlarda arkamda idiler. — Bunun üzerinö Resûlullah Ey Ebâ Hureyre!» dedi ve iki nâlinini bana verdi. Hemen Resûlullah tekrar buyurdu Ey Ebâ Hureyre! şu iki nâlinfe git, şu duvarın arkasında kaibi itmi'nan-!a lâilâhe illallah - Allahdan başka ilah yoktur, diyerek şehâdet eden bîr kimse sana mülâki olursa, o kimseyi Cennetle tebşir et.» — Ebû Hureyre dedi ; İlk defa mülâki olduğum karşılaştığım kimse, Ömer oldu. — Hemen Ömer dedi ki Ey Ebâ Hureyre! bu iki nâlin nedir? — Ben dedim Bu iki nâlin Resûlullah efendimizindir. Beni bun­larla, kalbinin itmînânı ile lâilâhe illallah - Allahdan başka ilâh yoktur, di­yen kimseye mulâkî olduğumda o kimseye Cenneti tebşir edeceğim. — Bunun üzerine Ömer benim iki Göksümün üzerine vurdu ve derhal ben o vurulmanın şiddetinden oturağımın üstüne düştüm. — Hemen Ömer Dön yâ Ebâ Hureyre, dedi. — Bunun üzerine bende Resûlullaha döndüm. Ağlayacak şekil­de iltica ettim ve Ömer beni tâkib etti. Bakdım ki, hemen Ömer izim üzere arkamda idi. — Resûlullah buyurdu Ey Ebâ Hureyre! Seni ne dönderdi?» — Hemen ben dedim Ömere tesadüf ettim, senin beni gönderdiğin şeyi ona haber verdim. Bunun üzerine benim iki Göksüm arasına şiddetli şekilde vurdu. Makâdımın üstüne düştüm. Ve bana dön dedi. — Hemen Resûlullah buyurdu Ey Ömer! Seni işlediğin şeye Ebî Hureyreyi tebliğden men etmeyi ve geri dönmesini emrettiğin şeye sevk eden nedir?» — Ömer dedi ; Anam, Babam sana feda olsun yâ Resûlellah! Ebâ Hureyre'yi iki nâünle lâilâhe illallah - Aiiahdan başka ilah yoktur ke-İime-i tevhidini kalbi ile mutmain olarak söyleyen kimseye mülâki olursa, Cennetle tebşir etmesi iîe gönderdinmi? — Resûluilah buyurdu Evet». — Ömer dedi Bunu işleme!. Zira insanların bu söz üzerine îti-mad edip amel ve Cihaddan geri durmalarından korkarım. Binâen aieyh onları insanları tebşiratsız olarak bırakda çalışsınlar.[149] — Resûlullah buyurdu Ey Ömer! Onları insanları serbest bırak» [150] Tercümesi 40 - 39 Muaz bin Cebel den mervidir, demiştir. Resûlullah bana buyurdu ki Cennetin anahtarları, Lâiîâhe illallah - Allahdan başka ilâh yoktur. diyerek Şehâdet etmek inanarak söylemek tir.» Ahmed[151] Tercümesi 41 - 40 Osman den mervidir, demiştir Nebiyyi Muhterem in ashabından bir kısım erkekler, -Resûlül-lahın vefatı üzerine mahzun oldular, hatta bâzıları bu dînin sona ermesi vesvesesine kapıldılar. Osman dedi — Bende onlardan dinin sona ermesi ve nurunun sönmesi vesvesesi­ne kapılanlardan idim. Bir zaman ben otururken Ömer yanıma uğradı ve selâm verdi. Fakat ben-Musîbetin şiddetinden-Onun selâmının farkında olmamışım. Bunun üzerine Ömer beni Ebû Bekire şikâyet etti. Sonra her ikisi benim yanıma geldiler ve beraber selâm verdiler bende se­lâmlarını aldım. — Hemen Ebû Bekir dedi Kardeşin Ömerin selâmını red ettirmeyen saik nedir? —Bunun üzerine ben dedim ki Ben onu işlemedim yâni terk ettiğimi bilmiyorum. — Ömer dedi Evet, Vallahi işledi yani, selâmımı almadı. — Osman Dedimki Vallahi senin bana uğrayıp selam verdiğini hatırlamıyorum, dedi. — Ebû Bekir Ömere dedi Osman tasdik olundu. Ey Osman seni o işi selamı anlamakdan büyük bir şey vefatı nebî meşgul etmiştir. — Bunun üzerine ben Osman Evet hakikat böylecedir, dedim. — Ebû Bekir O büyük iş nedir? dedi. — Ben Osman Allâhü teâla* bizim şu işden Cehennemden kurtulu­şumuzu sormazdan evvel nebisinin ruhunu kabzetti. dedim. — Ebû Bekir dedi. ondan Cehennemden kurtuluşdan Ona Re-sûiullâha sordum. sen ona Cehnnemden kurtuluşa daha lâyıksın bu kurtuluş nedir?. — Ebû Bekir dedi Dedim ki Yâ Resûlellah! Bu işin kurtuluşu Cehennemden kurtuluşu nedir?[152] Ammime yâni, Ebû talibe aı-zettiğim de onun reddettiği kelimeyi, kelime-i şehadet veya tevhîd-i benden kabul eden kimsedir, işte o kelime o kimse için Cehennemden kurtuluştur.» [153] İzahat Vefatı nebiden mütevillid, ashabın arasında meydana gelen şaşkınhk-dan bir hali okumuş oluyoruz. Resûlüllahın âhirete irtihâli ile dîninin söne­ceği veya dinin hükümlerinin terk edileceği vehmine kapılanlar arasında Hz. Osmanda bulunuyor. Evet insan oğlu beşer şaşar, hele bilhassa çok acı musibet ve belalar, acılar karşısında yerli şaşkınlığa uğrar. Ne yaptığını ne yapacağını, ne söy­lediğini ve ne söyleyeceğini bilmez, şaşırır. Ölçü terazi olmadan rast gele bir şeyler yapar ve söyler. Doğru eğri veya zararlı karlı yönlerini inceleyemez, araştıramaz. Hz. Osman da, dînin sahip ve vâznnın Allâhü teâla olduğunu ve bu dînin hükümlerinin kıyamete kadar devam edeceğini bilir. Fakat Resulü'-lanın vefat musibeti onu perişan etmişti. Onun içinde Dînin nurunun sönece­ğini vehmetme hâli zuhur etmiştir. Dinin vâzı-ı Allâhü teâla dâim ve baki­dir ve dîninde kıyamete kadar baki kalacağını yüce Alla kitabı ilâhi­sinde çeşidli âyetleriyle beyan etmiştir. Cümleden bir tanesi mealen şöyledir <'On!ar müşrikler, Allanın nurunu şeriatını ağızlariyle sözleriyle söndürmek isteyorlar. Fakat kâfirler hoşlanmasalarda, Allah muhak­kak nurunu tamamlamak istiyor.» Tevbe. sûresi, 32 Bu mevzuun daha geniş izahı, İslama sokulan Bid'ad ve Hurafeler» adlı eserimizin birinci ve ikinci ciltlerinde zikredilmiştir. Ayrıoa hemen ilerde 42. Hadisi şerifin izahındada kısa bir açıklama yapılmıştır. Yukardak okuduğumuz Hz. Osman in hâli gibi musibet ve be­lâların cok çeşidleri vardır. İmtihan ve îkaz için vakî olan belalara uğrayan­ların kusurlarına, yanlışlıklarına ve hatta ihmallerine karşı kızmayıp adam­ların hallerinden anlayıp mazur görmek en isabetli yoldur. Öyle ya bu ümmetin üçüncü derecede fazilet mertebesine yükselmiş ve en kamil îmana sahip olan bir zat, büyük musibetin karşısında şaşkın-'ığa uğrarsa, ondan derece ve mertebe itibarı ile her yönden aşağı olan kim­selerde bu hal, elbette daha şiddetli ve daha acaib şaşkınlıklar olabilir. Ce-nâbu hak bütün ümmeti muhammedi, belâ, musîbet, ibtila ve imtihanlar kar- şısında, metanetli, sabır ve tahammül sahibi kişilerden olmaların! nasıb et­sin ve tahammül nisbeti güç olan veya hiç tahammül edemiyeaeğimiz felâ­ket, musibet ve belâları göstermesin, yükletmesin. Amin. Şu â/Ptı kerimenin hükmünü her zaman dileriz Allah bir kimseye ancak gücü yettiği kadar teklif eder yükler. Her ke­sin kazandığı hayrın sevabı, kendinedir. Ve yaptığı kötülüğün zararıda yine onadır. Ey Rabbimiz! Eğer unuttuk yahut kasdimiz olmadan haîa etmiş isek, bizi bundan dolayı hesaba çekme. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yükîe-diğln musibetler gibi, bize ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Gücümüzün yet­mediği şeyi bize yükleme,» Bakara sûresi, 286[154] Tercümesi 42 - 41 Mikdad den mervidir, ResûlulJah SAV den işitmîştir. Resûlullah buyuruyordu Yer yüzünde Şehir ve köy evlerinden hiç bir ev kalmaz, mutlaka her eve evde bulunan her insana Allâhü teâla islâm kelimesini, azizin izzeti ve zelilinde zilleti ile sokar. Yâ onları Allah aziz kılıp islam cemaatından kılar. Veya onları zelil kılar, islam ehiine boyun eğerler.»[155] — Mikdad dedim ki Öve ise din, olduğu gibi Allah iç;in gâlib olur.» [156] İzahat Râvî Kimdir? Hz. Mikdad Bin Amr elkindî ilk müslümanlardandır. Müslümanla­rın beş veya yedincisidir. İslamlıklarını açıklayan ilk yedi kişiden birisidir. Habeşistana hicret etti, sonra tekrar mekke-i mükerremeye avdet etti. Hz. Mikdat Uhud muharebesinde ve ondan sonraki muharebelerin hepsinde hazır bulunmuştur. Medina-i Münevvereye üç mil mesafede Cerf» isimli yerde vefat etmiştir. Vefatından sonra Cennetül baki-a getirilmesi için Zübeyr bin Avvamâ vasiyet ettiğinden müslümanlar cenazesini omuzlarına alıp Cennetül Bakî-a getirip defnettiler. Doksan yaşında olan bu zatın vefatı, hicretin yetmiş üçüncü senesine raslayordu. Allah ondan râzi olsun. Yukardaki hadisi şerifin hükmü, en mükemmel şekli ile Hz. İsâ Aley-hisselâmın yer yüzüne tekrar indiği zaman görülse gerektir. Zira o zaman, islamı kabul etmeyenler öldürülecektir. Onun için her eve mutlaka islam girecektir. Hadisi şerifde beyan edilen hükmü Resule çok dikkat etmek lâzımdır. Zira pek çok kişiler, islamın yıkılacağını, zan ederler, arttk müslümanhk yok olur diyerek umutsuzluklara kapılan çeşidli zanlar ve şüphe ile karşılayan­ları görüyor ve duyuyoruz. Nitekim bir evvel okuduğumuz hâdise ve vakıada Resûlüllahın vefatın­dan müteessir olup perişanlaşan sahabe arasında şaşkınlığa uğrayan Hz. Osman de bende dinin sona ermesi vesvesesine kapılanlardanım» demişti. Resûlüllahın vefatından sonra aynı hal Mekkeli müslümanlar arasında-da görülmüştü. Mekke-i mükerremede irtidat edenlerin karşısına Süheyl Bin Amr isimli bir sahabe hutbe irad ederek şöyle demişti . Ey Kureyş halkı! Siz en son müslüman olupda en evvel mürtedlerden o'mayın. Vallahi! azim bu din, güneş ile ayın doğup batması halîeri devam ettikçe dinde devam edecektir.» Kur'anı Kerime ve Resulü Ekrem efendimizin sünnetlerine inanan mü­minler, bu zatlara bakıp dikkat etmelidirler. Umutsuzluğa kapılma tehlike­si ile karşılaşınca, hemen ilâhî ayetleri ve peygamberimizin mübarek cüm­lelerini okuyup rahata kavuşmak gerekir. Dinin dâim ve bakîiliği ve hatta her şeyin üstünde ve galip olduğunu ve olacağını beyan eden bir kaç hüküm daha nakledelim. Bir âyeti kerime meali şöyledir Hiç şüphe yokki, Kur'anı biz indirdik biz ve muhakkakki onu, tağyir ve tepdilden biz koruyup muhafaza edeceğiz.» Hicir sûresi, 9 Diğer âyeti kerime meali O Allah, Peygamberini hidayetle ve hak din ile bütün dinlerin üzeri­ne geçirmek için gönderendir. Velevki müşrikler, hoş görmesin.»Tevbe sûresi, 33 Diğer âyeti kerime meali Allah şöyle hüküm vermiştir İzzi celalim hakkı için, muhakkak,] hem ben azimüşan galip geleceğim, hem Peygamberlerim. Şüphesiz Allah çok kuvvetlidir her şeye galipdir.» Mücâdile sûresi, 21 Diğer âyeti kerîme meali Allanın yarattığı bu dini değiştirmeye kimsenin gücü yetmez. İşte dos doğru din budur. Fakat insanların çoğu hak dininin islam olduğunu bilmez­ler.» Rum sûresi, 30 Peygamberimiz bir hadisi şerifde şöyle buyurmuştur Nefsi Muhammediyem yed,i kudretinden olan Allaha yemin ederimki, elbet sizin içinize Meryemin oğlu îsa AS m inmesi yakın zamanda olacak­tır. Adaletle hüküm verecek, putları kıracak, hınzırı öldürecek, {islam düş­manlarından cizyeyi kaldıracak ve mal çoğalacaktır, o haldeki zekat ve sa­dakayı Hiç bir ferd kabul etmeyecek veya kabul edecek ehil fakir kalma, yacak.» [157]Emâlîde şu ibare manzumdur Muhammed Aleyh isselamın şeriatı, tebdil ve tağyir edilmeden her zaman kıyamete kadar baki ve daimdir.» Evet dünyanın son gününe kadar din bakîdir. Yok olmamış ve yok olma­yacaktır. Daha geniş izahat İslama sokulan bid'at ve hurafeler» adlı ese­rimizin ikinci cildinin 54-70 sahffelerinde mezkûrdur. [158] Tercümesi 43 - 42 Vehb ibni Münebbih den rivayet olunmuştur, ona de­nildi ki; — Lâilahe illallah - AHahdan başka ilâh yoktur, Cennetin anahtarı de-ğilmidir? — Dedi ki Evet, fakat Cennetin anahtarı yalnız kelime-i tevhid de­ğildir. Onun anahtarın dişleri vardır. — Binaen aleyh eğer anahtarın dişlerinide getirir işler sen, sana Cen­net in kapısı açılır. Şayet anahtarın dişleri olan, namaz, zekat, oruç ve. hacc gibi ibâdetleri işlemezsen sana Cennetin kapası açılmaz.» Buharı[159] İzahat Râvî Hz. Vehb kimdir? Hz. Vehb bin Münebbih Ebû Abdillah San'ânî künyesi ile künye-lenen fâris oğullarından bir zattır. Câbir bin Abdillah ile Abdullah bin Abbasdan hadisi şerif işitmiştir. Bu sebeble tâbiîinden olduğu zikredilmiş­tir. Vefatı, hicretin yüz ondördüncü 114. senesinde vuku bulmuştur. Allah ondan râzî olsun. Yukardaki haberde açıklanan hükümler, müminin kuru bir îrnan ile yaşa-yamıyacağı ve âhiret seâdetinin de temininin mutlaka iyi bir amel ile veya amellerle olabileceği beyan edilmiştir. îman eden bir mümin, imanını muhafaza edib koruyarak o îmanla be­raber nhlrete gidebilmesi için, abdest, gusül, namaz, zekat, oruç, hac ve hayrı hasanattan olan iyi amelleri işleyib kötü amellerden kaçınması lazım dır. Böyle iyi ameller, îmanı kuvvetlendirir ve ahiret seâdetinin teminine se-beb olur. Şayet iyi amelleri terk edib, yalan, iftira, zulüm, içki, kumar, zina, livata, gıybet, nemmam, hasutiük ve fesatlık gibi kötü amellerle meşgul olmak ise, İmanı kirletir. Sahibini tehlikeye götürür. Evet her anahtarın dişleri vardır, dişler olmadan kapı açılmaz. îmanın anahtarı, Lâilâhe illallah - Muhammedürrasûlüllah, dır. Bu îman anahtarı kelimei tevhîdinde dişleri, taharet, namaz, zekat, oruç, hac ve hayırlı amel­lerdir. Cennetin kapısını açacak olan îmanın anahtarı, Lâilâhe illallah - Mu­hammedürrasûlüllah-! sokup açabilmek için, anahtarın dişleri mesâbesin-deki iyi-amellerin bulunması lâzımdır. Huiasai kelam îmanın nuru ve ışığı olan kelimei tevhidi söyleyib kalb ile tasdik etmekle iş bitmez. O îmanı bir muhafaza altına almak gerekir. İyi amel de bulunmadan sâde kelime-i tevhidi söyleyen kimsenin îmanı, açıkda ya­nan çc-çevesiz bir lamba ve çıra gibidir. Hafif bir rüzgar veya hareketten hemen söner. Fakat o lamba ve çıra, bir çerçeve ve cam içerisine alınırsa, kolay kolay sönmez. Işıkdan istifade devam eder. Mümin de iyi amelleri işlemekle îmanını muhafazaya alarak her türlü tehlikeden korur, îmanla ahirete gitmeyi sağlamaya çalışırsa, cennetin anahtarını dişleri ile eline alıp atıirete giden ve oradada cennetin kapısını eliyle açabilecek bir kimsedir. İşte iyi amelleri işleyen kimseler, cennetin anahtarını eline afıp cenne­tin kapısını açarak ebedî seadete giren, girecek olan iyi amelleri işlemeyip kötü amelleri işler ve o haldede ölürlerse, o kimseler ellerinde anahtarın dişlerini bulundurmadıklarından, cennetin kapısını aça­mazlar, cennetin kapısı açılmaz. [160] Tercümesi 44 - 43 Ebû Hureyre den mervidir, demiştir Resûlullah buyurdu Sizin biriniz islâmını güzel ettiği takdirde, işlediği her iyilik için işlediği nin on mislinden yedi yüz 700 e kadar katlanarak yazılır.[161] — İstediği bir kötülüğün ise, işlenen kötülüğü ile Ailâha kavuşunca­ya kadar yazılır.» [162] Îzahat Kulların dâima hayır ve iyilikde yarış yapmasını seven halikı zülcelâl, yapılan bir iyiliğe karşı niyyetlerin hulus derecesine göre ecrü mükâfat ver­mektedir. Hak teâla, bir hayır ve amele karşı enaz on misli mükâfat veriyor. İhlas ve iyi niyyet, rızayı bâriye daha fazla uygun olan iyiliklere, on mislinden yedi" yüz 700 misline hatta daha fazla ecrü mükâfat vermektedir. Kötü amel­leri ise, ancak misli ile cezalandırmaktadır. Hadîsi şerif de şu mealdeki âyeti gerîmeye işaret vardır Kim, bir hayırlı iş ve güzel amelle ona on misli sevab vardır, Kimde bir günah ile gelirse şer işlerse oda ancak misfi ile işlediği günah kadarla cezalanır. Onlar gerek iyilik gerekse kötülük yapanlar, haksızlığa uğratılmazlar.» En'am sûresi, 160 Diğer âyeti kerîme meali Mallarını Altah yolunda infak edenlerin hâli, her başağa yüz dâneli yedi başak bitiren bir tohumun hâli gibidir. Allah dilediği kimseye daha kat kat verir. Allanın ihsanı, çok geniştir ve her şeyi hakkı ile bilendir.» Bakara sûresi, 261 Bu son âyeti kerîmede temsîli olan hüküm gereğince, tarlaya atılan bir dâne tohumdan yedi başak biteceğini ve her başak yüzer adet taneye sahib olarak ydiyüz adet olacağı ve Allah dilerse, yedi başaktan ve yüzer adet taneden fazla da yaratabileceğini beyan etmiştir. Evet her hangi bir iyilik ve hayırda bulunan kişi, o yapmış olduğu İyi­liğin en az on misli mükâfatını elde edecektir. Hayır ve iyilikler, rızâyı bâri­ye uygunluğu ve niyyetin hulus derecesine göre, on mislinden yedyüz hatta yedibin misli ve hatta yetmiş bin misli ve daha da fazla ecri mükâfata nail olacağı âyeti kerîme ve hadîsi şerifde beyan edilmiştir. Yeterki hayır ve iyi ameller, cenâbu hakkın rızasına uygun olsun. Ziraatçı bir kişi, tarlayı zamanında nadas eder ve gerektiği takdirde iki­ler, üçler ve ekme zamanında tarlanın tavına rastlatır, gübresi ve ilâcı ile beraber tohumu ekerse, tarlanın hakkını verir, emeğini son gayreti ile sarf- eder ve sulama ihtiyacı gibi hallerine dikkatle riayet ederse, o tarladan mahsul çok randımanlı olur. Cenabu hak, çalışanın emeğini korutur, kulun yüzünü güldürür, o emeğini zâyî etmez. Vadi Nahiyesi gereğince bir tane döneden yedi ulun ve her ulun ve kök-başakdan yüzer adet dâne vererek bire, yediyüz verir. Hatta bir döneden on, yirmi başak verib her başak da ellişer, yüzer adet tane mahsul verdiğide olur. Farz edelimki, bir taneden yirmi kök-başak olup her başakda da yüzer adet tane olsa, bire yediyüz değil, bire ikibin verilmiş olur. İlâhî hazînesinde çoktur. Dilerse bu kadar ve daha da fazla verir. Yeterki ondan gelen nimet­ler unutulmasın. Şükranla karşılansın. İşte bir adamda hayru hasanata koşar, yardım eder ve iyi amellerde bulunursa, bu ziraatçıya verilen maddi kâr ve kazanç gibi, bire on, bire ye­dibin, bire yetmişbin ve daha da fazla manevî kâr ve sevab vereceğini ce­nabu hak vâd etmiştir. İşlenen şer ve kötülüğe karşı da .katlama ve fazlalaştırırla olmadan günahın aynını yazıyor, yazdırıyor. O işlenen günah kadar cezalandıracağı­nı, fazlalık olmayacağını beyan buyurmuştur. Hatta günah işlenince hemen yazdırmayor. Tevbe ve nedamet ederde hayra yazdırmayı sağlar diyerek bir müddet mehil ve tehir ettirib ondan sonra yazdırdığını Resulü ekrem efendimiz muhtelif hadisi şeriflerinde beyan buyurmuşlardır. Yukarda birin­ci hadîsi şerifin İzah kısmında nalkettiğimizi hatırlatırız. Cenâbu hakkın yüce ahlak ve merhametini, yeterki kullan bilib idrak etsinler. Yapdıkiarı hayır ve hasanatla şer amellerinin hiç bir zaman boşa gitmeyeceğini, iyilik olursa kat kat ecre nail olunacağını, şer olan amelle­rin ise, tevbe edilib nedamet edilmediği takdirde ya azabı ilahi veya afvi ilâhiye uğranacağını bilmek gerekir. Cenabu hak, bu hakîkatları düşünen­lerden eylesin. Amin. [163] Tercümesi 45 - 443 Ebû Umâme den mervîdir, demiştir ki — Bir adam Resûlullah e îman nedir? diye sordu. — Resûfullah de buyurdu İyiliğin sent sevindirip, kötülüğünde yerindirdiği vakit, işte bu takdir­de sen müminsin.» — O ada/n dedi Yâ Resûleliah! günah nedir? — Resûlullah buyurdu Nefsjne gönlüne bîr kötülüğü yapmak isteği geldiğinde onu hemen terk ve def, et. İşte o günahdır.» [164] İzahat — Râvî Hz. Ebî Ümâme hakkında gerekli malumat, biraz yukar­da zikredilmiştir. Yabancı bir müminin peygamberimize gelib îmandan sual etmesine karşı, Resulü Ekrem efendimiz yukarda ikinci hadîsi şerifde görüldüğü üzere cebrâil aleyhisselâmın, îman nedir» diye sualına karşı verdiği cevabın başkası ile cevab veriyor. Acaba niçin böyle cevab vermiştir? Gelen kişinin îmanın esasından değil, îmanın alâmetinden sorduğunu anlayan Resulü Ekrem efendimiz, o adamcağızın soruş gayesine ve kendi emel ve amaline göre cevab vermiştir ve demiştirki; Senin kalbindeki îmanıyın varlığına delâlet eden îmanıyın alameti, iyi bir iş yapdiğında veya iyi amele gayret sarfedip neticeye erişdiğinde bu başarı ve muvaffakiyyetinden dolayı sevinirsen ve işlemiş olduğun bir kötülükden utanır, üzülür, peşiman olur, Allanın azabına müstehak olman­dan nefsinde bir acı ve izdırab duyarsan, işte bu takdirde sen kâmil bir mü­minsin.» Günahın tarifi de gayet açıktır ki, insanın, kalbinde tereddüt hâsıl edip gönlünde rahat bırakmayan .her hangi bir şey, günah oluyor. Öyle olunca şüp heli Pazar mîdeyi bozar, kabilinden olan her şüpheli şeyi terk edip, insanın gönlüne temiz, iyi ve doğru olduğunda itminan hâsıl eden şeyleri işlemek en doğru yoldur.» Hadîsi şerifde beyan edilen İmanın tarifine dikkat etmeliyiz. Zira bâzı isnâd ve iftiraya alışkın insanlar, bir zatın söz ve yazısında değişik ifâde ve îzahı görünce hemen saldırırlar. Vay efendim îmanı yanlış tarif ediyor» gibi cümleleri yazanlar ve söyleyenler görülüyor. Hemen saldırmak doğru olamaz. Derinliğine tahkik ve tetkik etmek gerekir. Öyle saldırganlar, Pey-ğemberimizde de kusur aramaya kalkabilirler. Hakîki mümrnler ise, böyle sapıklara asla iltifat etmezler. Evet bir kişi, yapacağı bir iş hakkında gönlünde huzur ve iyi bir kanaat bulamazsa, o mes'eleyi hemen terk etmelidir. Velevki o yapılacak veya ya­pılmış iş hakkında bir fetvacıdan fetvada alınmış ise, o kişinin gönlü rahat etmiyor, bir ızdtrab duyuyorsa, yine terk etmelidir. Zira müfti, ifâdeye göre fetva verir. Belki ifade yanlışlığı ile sorulmuştur. Her ne ise, gönül rahatlığı vermeyen işi işlemek, günah olabilir. [165] Tercümesi 46 - 45 Amr İbnıi Anbese den mervidir, demiştir Resûlullah e geldim ve dedim Yâ Resûlellah! bu iş din üzere seninle beraber ofan kimdir? Resûlullah buyurdu Her hür ve köledir.» — Dedim ki İslam nedir? — ResûIuJlah buyurdu İslam, insanlara tatlı söylemek ve taam yedirmektir.» — Dedim îman nedir? — Resûlullah buyurdu Sabretmek ve sahavette bulunmaktır.» — Amr ibni Anbese Müsiümantn hangisi af daldır? dedim, — Resûlullah buyurdu ki Dilinden ve elinden müslüman salim olan zarar görmeyen kimse­dir.» —Amr ibni Anbese dedi îmanın hangisi efdaldır? dedim. —Resûlullah buyurdu Güzel ahlakdır.» — Amr ibni Anbese dedi Namazın hangisi efdaldrr? dedim. — Resûlullah buyurdu Kunutu kıyam, kıraat veya huşûu uzun olan namaz dır.» — Amr ibni Anbese dedi Hicretin hangisi efdaldır? dedim. — Resûlullah buyurdu Rabbiyıin kerih ve kötü gördüğü şeyden kaçınmandır.» — Amr ibni Anbese dedi Cihâdın hangisi efdaidır? dedim. — Resûlullah buyurdu Atı öldürülen ve kanı akıtılan kimse nin Cihâdı efdal dır.» — Amr ibni Anbese dedi Saatlerin hangisi efdaidır, dedim.[166] — Resûiullah buyurdu Gecenin son yarısıdır.» [167] İzahat Râvî kimdir? , Hz. Amr bin Anbese ilk müslümanlardandır. Hatta müslümon lann dördüncüsü olduğuda söylenir. Sonra medine-i münevvereye hicret etmiş ve orada bir müddet ikâmet etmiştir. Şamada nakli mekan etmiş ve şamh sahâbîlerden sayılmıştır. Pek çok cemaat, kendisinden hadîsi şerif rivayet etmiştir. Bir üst hadîsi şerifin altında kısa bir cümle ile arzettiğimiz gibi, bu hadîsi rasulde de müslüman kişilerin îman ve amellerinin makbûliyetini be­lirten ölçü ve mihenktaşlan mesabesinde olan iyi amel ve faziletler, tekor teker sayılmıştır. [168] Tercümesi 47 - 46 Muaz ibni Cebel den mervidir, demiştir Resûlullah den işittim, buyurduki Bir kimse, Allâhü teâlaya bjir şeyi şerik koşmadan ona kavuşur, beş vakit namazı kılar ve Ramazan orucunu tutarsa, o kimse mağfiret olu­nur.» — Dedim İnsanlara müjdeleyimmi? Yâ Resûlellah![169] — Resûlullah buyurdu İnsanlara müminlere müjdelemeyi bırak, işlesinler.». [170] İzahat Rasûiü Ekrem sallailahü aleyhi vesellem efendimizin; İnsanlara müminlere müjdelemeyi terk et, işlesinler» Cümlesine dik­kat etmek gerekir. Zira her hâlukarinde ümmetine şefkat kanadını ge­ren ve bütün emel ve gayreti ümmetlerinin tehlikeye dûcar olmamalarıdır. Evet bu cümlesinde de aynı gayeler mevcuttur. Pek cok cahil ve avam­dan olan kişiler, beş vakit namazı kılıp ramazan orucunu tutup başka farzları ihmal ederler ve gafletten gaflete dalarak kendilerini tembellik ve atâlete sürükleyerek tehlike çukurlarına atabilirler, düşüncesiyle yukarıdaki cüm­lelerini buyurmuşlardır. Ashabı kiramdan ihtisas sahibleri gibi havasdan olan âlim, kâmil, âbid,, zâhid ve mütteki kimseler, cennet umudu ve cehennemden korkma halide olmasa böyle kişiler, yine Allaha isyan etmezler. Zira onların goye-si, gece ve gündüz rızayı bâriyi tahsil etmektir. Nitekim bir hadisi nebevîde şöyle buyurulmuştur Allah suhaybe Rahmetini ihsan etsin, Allahdan korkmasadu, Suheyb, ona isyan etmez.» Suhayb Peygamberimizin değerli, âbid ve zahid sâhabelerinden-dir. Onun için bu zat Allahüteâla tarafından kendisine teminat verilerek azab olunmayacağını bildirse dahi, bu zat yine Allaha isyan etmez. Belki ibâdet ve taat ile meşkul olmanın müjdesini duyunca ibâdete daha fazla devam eder. İşte havasda olan zadlar, bu sahabe gibi ibâdet ve taat zevkine dalar­lar. Yapmış oldukları bir kaç iyi amel ile iktifa edip durmazlar. Hatta öyle zadlar yatamazlar, boş oturamazlar. Mutlaka faydalı ve hayırlı bir amelle meşku! olac^^dır. Bir âyeli kerimede meâlen şöyle buyurulmuştur Onlar, o kimselerdirki, geceleyin namaz kılmak için yataklarından kalkarlar adeta yatakları, onları sokar, Rablerine azabından korkarak ve rahmetinden umarak dua ederler» Secde sûresi, 16[171] Tercümesi 48 - 47 Muaz ibni Cebel den mervidir, Muaz, nebiyyi Ekreme îmanın efdalı nedir? diye sordu. — Resûlullah buyurdu Allah için sevmen, Allah için buğzetmen ve Allanın meşgul olmasıdır.» — Muaz dedi Bu nedir? Yâ Resûlellah! — Resûlullah buyurdu Nefsine hoş gördüğün şeyi, insanlarada hoş görmen ve nefsine kerih Gördüğün şeyi, insanlara kerih görmendir.» [172] I Büyük Günahlar Ve Nifak Alâmetleri Babı Birinci Fasıl Tercümesi 49 - 1 Abdullah ibni mes'ûd den menfidir ^emiştir Bir adam dedi Yâ Resûlellah! Allâhin indinde hangi günah daha bü­yüktür? — Resûlullah buyurdu Ailâhü teâlaya misil ve nazır mahîûkata benzerlik isnad etmendir, halbuki o Allah seni yaratandır.» — O adam dedi Bundan sonra hangi günah daha büyüktür? Çocuğuyun seninle beraber taam yemesinden fakirlik ve rızkından korkarak onu öldürmendir.» — Adam dedi JB^ndan sonra hangi günah daha büyüktür? — Resûlullah buyurdu Komşuyun karısına zina etmendir». —, Bunun üzerine Ailâhü teâla Resulünün bu sözünü tasdik ederek şu mealdeki âyeti kerimeyi inzal buyurdu Onlar ki, Allanın yanına bir ilah daha katıp tapmazlar. Allanın ha­ram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Kim, bunlar dan birini* yaparsa cezaya çarpar.» Furkan sûresi, 68 [173] İzahat Büyük günah Aslında İşlenen hatanın büyük kötülük olan ve o büyük kötülüğü işleyenin cezaya müstehak olması halindeki işlenen kötülüklerdir. Kendisine nisbetle daha aşağı isyanada, büyük günah» denilmiştir. Veya işlenen her hangi bir günah hakkında had ve ceza tayin edüen gü-nahdır. Yani zinanın haddi, bekar olana yüz değnek, şarab içene ve iftira edene seksen değnek vurulur. İşte bu gibi suçlar büyük günahdır.. Hulâsa haram ve yasak olan şeyleri işlemek ve yapılması farz olanları terk etmek, büyük günahdır. Günahlar şahısların hal ve ahvâline görede değişebilir. Ve işlenen gü­nahlar, âlim ve fazıllar ile cahillere karşıda değişebilir. Meselâ Hâsenatül ebrar, seyyiâtül mukarrabin, denilmiştir. Y~n; iyi ve salih kişilerin iyilikleri, mukarrabin = daha iyi ve üstün olanlcrm Pey­gamber ve emsallerinin günahları menzilindedir. Alimlere, evliya ve salih kişilere yapılan hakaret ve kötülüklerle, cahil kimselere yapılan hakaret bir olmaz. Alimlere, ilminden dolayı ve hakkı sa­vunduklarından için hakaret, küfre kadar varır. Câhil kimselere yapılan hakâ ret ise, en büyük günahdır. Veya her hangi bir masiyetki, cenâbu hakkın azamet ve şanına yakış­mayan bir isyan işlenen günaha, günahı kebîre - büyük günah, denilmiştir. Veya küçük günahada devam edilip ısrarla işlenen her günaha, bü­yük günah denilmiştir. Zira Rasûlü Ekrem efendimiz şöyle buyurmuştur ; Israrla işlenen küçük günah, küçüklükde kalmaz, büyük günah olur. Tevbe ve istiğfar edilen büyük günahda yok olur gider.» Damlaya damlaya göl olur» kabilinden, küçük olan bir günah, işleme­ye devam edile edile kanber üstüne kanber büyür. Katmerleşir, katılaşır. Keza işlenen her hangi bir büyük günahda, tevbe ve nedamet ederek istiğ­far edilirse, o günahda defterden silinir. Günahsız ve tertemiz olunur ve küçük günahada ısrar edilmezse, afv olunur. Aslında büyük günahlardan kaçınılırsa, küçük günahlar, cenabu hak tarafından bağışlanır. Bu husus çeşitli âyeti kerime ve hadisi şeriflerde be­yan edilmiştir. Bir âyeti kerîme mealinde şöyle buyurulmuştur Eğer siz nehyec'iîdiğiniz günahların büyüklerinden sakınırsanız sizden diğer küçük günahlarınızı örteriz bağışlarız. Ve sizi iyi bir gidişata soka­rız.» Nîsa sûresi, 31 Bir hadisi şerifde de şöyle buyurulmuştur Beş vakit namaz, cumadan diğer cumaya ve ramazandan diğer ra­mazan ayın a kadar bunların arasında büyük günahlardan kaçınıldığı takdirde, iişlenen küçük günahlar bağışlanır.» Müslim, Mişkat namaz bahsi Büyük günahlar şirk ve küfre varmadıkça tevbe ile afv olunduğu gibi, tevbe ve istiğfar olmadan Allanın dilemesi ile de afv olunabilir. Nitekim ilahi hükümde şöyle buyurulmuştur Şüphesizki, Allah kendine ortak koşanları bağışlamaz. Bu şirk­ten başkasını, dilediği kiimseden bağışlar. Kimde Atlaha şirk ederse ortak koşarsa, doğrusu çok uzak delalete sapmıştır.» Nisa sûresi 16 Büyük günahların adet ve mikdarı hakkında, çeşitli görüş ve îzahlarda bulunulmuştur. İbni Abbas ; yetmişe yakın büyük günah vardır, demiştir. Saîd bin Cübeyr ise; yediyüze yakın büyük günah vardır, demiştir. Büyük günahların adetlerini ve tariflerini, kebâir ve sağair risâtesi» ile İbnji Hacerin Ezzevâcir anilkebâir» adlı eserinde ve îmamı Birgivinin tarikatı muhammediye» adlı'eserinde de çeşitli yönleriyle beyan edilmiştir. Günahlar dört kısma ayrılır ve şöyle hulasa edebiliriz a Bir kısım günah vardırki, o günahdan nedamet edip tevbe edil­medikçe afv olunmaz. Oda küfür ve şirktir. b Bir kısım günahda, istiğfar ve diğer hayır hasanad cinsinden olan namaz, abdest, gusul, zekat, oruç, hac, teşbih, tehlil ve sadaka-i cariyeden olan iyiliklerle bağışlanması umulur. Buda küçük günahlardır. c Bir kısım günahda, hem tevbe istiğfarla ve hemde tevbe ve istiğfar olmadan cenabu hakkın dilemesi ile afv olunan günahlardır. Buda Allahü-teâiaya karşı işlenen büyük günahlardır. Yukardaki âyeti kerime meali bu hususu açıklamaktadır. d Bir kısım günahlarda vardırki, karşılıklı haklaşma ve heiallaşmaya bağlı olan günahlardır. Buda insan haklarıdır. Bu haklarda ya dünyada he-lallaşmak veya hak sahibinin hakkını veya bedelini vermekle haklaşılır. Yada âhirette, zalimin sevabı mazluma hak sahibine redetmekle ve­ya zulme uğrayan kimsenin günahlarını zalime yükletmek suretiyle veya cenabu Allah, hak sahiblerini fazlu keremi ile rızalaştırıp helallaştırmak su­retiyle bağışlanır. Bu son hükme ait pek çok hadisi şerifler mevcuttur. Za­manı ve yeri gelince ilerde görülecektir. Şimdi 49 numaralı hadisi şerifin râvisi ile hükümlerinden bir nebze bahsedelim. Râvi ibni mesud ilk müslümanlardandır. İsmi Abduilahdır. Pey­gamberimiz dâri erkama girmezden evvel ve Hazreti Ömerin müslümaniı-ğından az bir zaman önce müslüman olmuştur. Hatta müslümanların altın­cısı olduğuda söyleniyor. Peygamberimiz bir yere çıktığında misvâkini, ibri­ğini ve nâlinini ona verirdi. Habeşistana ve medineye hicret etmiştir. Be­dir muharebesinden itibaren bütün harblerde bulunmuştur. Peygamberimizin kendisinden razı ve memnun olduğunu bizzat ifâde buyurmuştur ve demiştirki ; İbni mes'udun râzi olduğu ümmetimden bende razıyım. Onun gazab-landığına bende gazabfanırım.» Sima, endam, huy itibari ile Peygamberimize benzerdi. Ancak boyu kısa idi. O şekilde kısaki, cüsseli ve yiğit erkeklerin oturması halinde iken, o, aralarında ayakda bulununca aynı idi, hiç yüksekliği görülmez idi. Ve bünyesi zaifdi. Hz. Ömer ve Hz. Osman'ın ilk zamanlarında beytül mâlin na zırı idi. Hz Ömer zamanında küfe valiliğindede bulunmuştur. Mekke-i mükerremede Kur'anı kerimi müşriklere açıkça okuyub duyu­ran ilk sahabedir ki, sûre-i rahmanı haremi şerifin içinde makamı İbrahimin yanında cehren yüksek sesle kâfirlere karşı durdu okudu. Kâfirler ona çok hakaret ve ezada bulundular, fakat o, sûrei rahmanı sonuna kadar okudu. Sahabenin en fakih adamlarından birisi idi. Onun için Resûlüllah-ın zamanında şer'i fetva yetkisi verilen ve fetva verenlerdendir. Kendilerinden küfede iken, alkarna ve ibrâhimi Ennaha-i gibi zevatı kiram tefsir ve fı­kıh ilmini öğrenmişlerdir. Bu sebebden ibni Mus'ud ilmi tefsir ve ilmi fıkhın1 banisi sayılır. Hz. İbni Mes'ud sekiz yüz kırk 840 hadisi şerif rivayet etmiştir. Cüsse ve cesedde küçük, ilim ve faziletçe büyük olan bu zat hakkında Hz. Ömerde şöyle demiştir İbni Mes'ud, ilim ile doldurulmuş bir dağarcığımızda.» Vefatı, Hz. Osmanın hilâfeti zamanında beytülmal nazırı iken Medİne-i münevverede hicretin otuz ikinci 32 senesinde atmış 60 yaşında vuku bulmuştur. Ve cennetül bakî-a defnoiunmuştur. Allah Rahmet eylesin. Hadisi şerifde en büyük günahın, Ailaha şirk koşmak olduğunu zik­retmiştir. Şirkin kötülüğü hakkında bir nebze yukarda bahsetmiştik. Ayrıca küfrün çeşidleri ve fena neticelerini ilerde 52. Hadisi şerifde izah edece­ğiz. İkinci derecede şirkten sonra büyük günah olarak adam öldürmek ol­duğu, bilhassa kendi evladını doyuramam, yedirib geydiremem, diyerek rı-zık korkusu ile canice öldürmektirki, günümüzde dört cyını doldurmuş, ha-rnıIe kadınların ilaç, karac ve başka yollarla çocuk düşürmeleri ve bunların çocuklarını zayıında yardımcı olan doktor, hemşire ve emsali kişileri hal ve hareketleri aynı günaha iştirak eden günahkarlardır. Çocuklarını bu şekilde öldürenlerin yanında, bu gün kız çocuklarını cini çıplak veya erkek panto-°nun!an ile sokağa çıkarıp erkeklerden analık ilmini öğretmeye çalışanla­rın durumları çok1 ve çok esef vericidir. İyi bir ev hanımı olacak çocuklarını, ateş ve barut mesabesinde olan kan beyinli gençlerle yan yana, el ele Ve dudak dudağa veriyorlar. Birde Ne yapalım sınıf geçecek, arkadaşları ite çalışacak, okuyup bir meslek sahibi olacak gibi..» ifadelerle çocukların kötü hareketlerini normal karşılıyorlar. Böylelerine Mehmet Akif Merhum şu mısraları söylemiştir ; Bir selâmet yolu varmış.. Oda neymiş? mutlak, Dini kökten kazımak. Sonra, evet ruslaşmak. O zaman iş bitecekmiş.. O zaman kızlarımız, Şu tuttukları gayet kaba, pek manasız. Örtüden sıyırılacak.. Sonrada erkeklerden Analık ilmini tahsil edecekmiş.. Zaten, Müslümanlar o sebebden bu sefaletteymiş!... Din için, Millet için iş görecek alçağa bak, Dini pâmâl edecek, milleti ruslaştıracak! Çocuklarını, din ve iman esaslarını öğretmeyip cahil ve fasık kimseler halinde büyümelerine rıza gösteren ana ve babalarda dilber yavrularını manen öldürmüş oluyorlar. Çocuk düşürmenin haram ve caiz yönlerinin en geniş izahı, Mülte-kâ Tercümesi» adlı eserimizin birinci cildinin Kölenin nikâhı babı» altında beyan edilmiştir. Hadisi şerifdeki üçüncü hükümde, neslin soyunu yok eden, veraset ve irtikal hükümlerini alt üst yapan, ana baba haklarını mahvedip insanları yok eden, nikahsız ve helal olmayan kadınla bir erkeğin zina etmesi ha­hamlığından daha eşed ve kötüsü komşu kadını ile zinada bulunmaktır. Öyle ya komşunun en emin kişisi, koruyucusu, yardım edicisi olması gere­kirken ,bu adiliği işleyen kişi komşusunun ailesine tecavüz ederse, pek cok fahişe kadınla zina etmekten daha kötü bir fenalık ve haramı işlemiş olur. İnsan neslini alt üst eden, veraset ve neseb haklarını yok eden, mil­letlerin iman, ahlak ve örflerini yıkan zina, şahsın ve cemiyetin yıkılmasını, aile ocaklarını perişan eden yüz karası en âdi huysuzluk ve en iğrenç bir ameldir. Bilhassa komşu ailesi ile zîna etmek, dahada kötü ve daha fena­dır. Peygamberimiz bir hadisi şerifde şöyle buyurmuştur Zina, maddî, mânevi fakirlik meydana getirir.»[174] Bir hadisi şerif meali Bir memlekette, zina ite faiz şuyû bulursa, o memleket halkı kendile­rine AHâhın azabını helal kılmışlardır.» Hakim Diğer bir hadîsi şerirde şöyle buyurulmuştur Bîr adama, komşusunun karısı ile zina etmekten, yabancı kadının on adedi ile zina etmesi daha ehvendir.» Ahmed bin hanbel Yani, aklı başında bir insana, yabancı kadınlardan on adedi ile zina etmesinden, komşu kadınından bir tanesi ile zina etmesi, daha ağır ve daha iğrenç olur. Komşu kadınına gönlü nefsi adetâ yaklaşmamak için kendini çeker, çekinir. Aslında zinanın fenalığı, imanlı kişiyi, Hz. Yusutun kaçdığı gibi, yabancı kadından kaçırır. [175] Tercümesi 50 - 2} Abdullah ibni Amr den mervtdir, demiştir Resûlullah SAV buyurdu [176] Büyük Günahlar Altâha şirk koşmak, Anaya, Babaya isyan etmek, haksız yere adam öldürmek ve yalan yere yemin etmektir.» [177] Tercümesi 5l - 3} Enes in rivayetinde Yalan yere yemin» Cümlesinin yerine Yalan şehâdet.» etmektir.» Cümlesi zikredilmiştir. [178] İzahat Hadîsi şerifde, yalan yere şehâdet etmektir.» cümlesi ile, şu meaida'a âyeti kerîmeye işaret vardır Öyle ise, pis putlardan kaçının ve yalan sözden kaçının.» Hac sûresi. 30 Diğer âyeti kerîme meali Hakkında bilgin olmayan bir şeyin ardına tabî olma. Zira kulak, göz ve kalb, bunlaırn hepsi ondan bilmediği şeyden} sorumludur.» İsrâ sûresi. 36 Bir hadîsi, şerifde de şöyle buyurulmuştur Yalancı şâhidliğinde bulunan kimseye, Allah lanet etsin.» Sağair, kebâir risalesi, 6 Evet başkasının nâmı hîsâbına yalan yere şâhitlikde bulunar kişi, en ahmak ve en abdal kişilerdendir. Zira başkasının menfeatı için dünyada in­sanların yanında ve hakkın huzurunda kötülenen, ayıplanan ve itibârı yok olan bir kişi oluyor. Ahirette de ilin nâmı nisâbına kendini ateşe atıyor. Al-'ah böyle beyinsizleri ıslah eylesin. Şuuriandırsın. Amin. [179] Tercümesi 52- 4 Ebu Hureyre den tnervidir, demiştir Resûlultâh SAV buyurau Helak edici yedi günah ve haram" dan kaçınınız.» — Ashabı kiram dediler Yâ -Resûlellah! Onlar helak eden yedi şey nedir?[180] Allâha şirk koşmak, sihir yapmak ve yapdırmak, Allâhü teâlahın haram kıldığı nefsi haksız yere öldürmek. Fakat hakti olarak öldürmek müstesna­dır Faiz yemek, yetimin malini yemek, Düşmanla şiddetli çarpışma günün­de harb sahasından dönüb kaçmak, fuhuş ve kötülükden haberi ve ilgisi ol­mayan iffetti ve namuslu mümine kadınlara zina ile iftira etmektir.» [181] İzahat Hadisi şerîtde beyan edifen yedi adet helak, edşn günahları, maddeler halinde kısa kısa açıklayalım. a Allâha en büyük zulüm ve küfü1 olan şirk, Allâha eş tanımakdır. Zi­ra her şeyin halikı ve râzıkı olan mevlayı müteâla mahlukları, ateş ve leş­leri, taş ve tunçları ilah tanımak veya cenabu hakka yakfaşama iddiası ile edindikleri putlara ilah diyerek tapmak şekli Allâha karşı en büyük küstahr liktır. Bu sebebdende dünyada en ağır beia, müsîbet ve felâketlerle helâku perişan olunup ahirettede dünyanın azab ve ateşinin yetmiş misli fazia olan cehennem ateşinde ebedî bir azabla cezalandırılacaklardır. Kur'an< kerimde şöyle buyurulmştur Elbette âyetlerimizi inkar eden kâfirleri yarın âhirette ateşe ataca­ğız. Derileri piştikçe azabı ebedi duysunlar diye onlara, değiştirerek başka deriler et, kemik ve derilerini tazeleyerek azab vereceğiz.» Nisa sûresi, 5c Müşrfk ve kâfirlerin cehennemde ebedi yanmasının sebebi hikmetleri ile daha başka kötülüklerini biririci hadisi şerifin izahında ve daha ilerdeki hadislerde zikredilmiştik Ayrıca İslamda Evliya Meselesi! ve Harikalar» a'd-if eserimizde' beyan "edilmiştir. Müşrikler pek çok çeşitlere ayrılmıştır. Bâzılarını sıralayalım 1- Putlara tapanlar vardırki, bunlar, taşdan, tunçdan, gümüştün ya-pitmış putlara taparlar. Kendilerinin; kahraman, Q\'m, fâzıl ve büyük kabul ettikleri kişilerin veya varlıkların^ resim ye heykellerini bu maddelerden ya­parak huzurlarında tapınmışlar ve saygıda bulunmuşlardır. Onlardan yar­dım dilemişler ve onlardan kurtuluş beklemişlerdir. Aynı müşriklik hâlâ iş­lenmektedir. 2 - Bir kısım müşriklerde, çeşidli agoç. ve otlara tapınmışlardır. Buda hemen hemen sevgiden nes'et eden bir şirktir. 3 - Sığır ve öküze ve hatta sığırın tercine tapanlarda vardır. Bu şekil-ceki put perestler, Hindistanda pek çoktur. Vaktiyle buzağıya taDaniarda bu kabil müşriklerdendir. 4 - Canlı insanlara tapon müşriklerde olmuştur. Meselâ Fir'avrü, nemrudu ilah tanıyanlar bu kabil kâfirlerdendir. Ayrıca Uzeyr Allanın oğlu diyen yahudiler ve mesih İsa Alfanın oğlu diye Htrıstıyanlarda'bu şekilde müşriklerdendir. 5- Basit cisimlerden ateşe tapan müşriklerde vardır. Bunlarda ateşi nah tanırntşlardır. Bunlara Mecûsi-ateş perest» denir. 6 - Ulvi isimlerden güneşe, aya ve yıldızlara tapanlar olmuştur. Bun­lara sâbi-e ve müneccimler, denilmiştir. Aynı zamanda bunlara Eflâkiyyünv de denir. Cisimlerden başka çeşid İlah tanıyanlarda olmuştur. Ve şu isimleri ta­şımışlardır 7- Alemi idare edenler nur ve zulmet isimli ilahlar idare eder, demiş­lerdir. Ayrıca mauyyen ruh kendine mahsus olan alemi idare eder, diyenler olmuştur. Yani her âlemi bir ruh idare ettiğini iddia etmişlerdir. Bu sebeble put şekline sokarak ruh idare ettiğini iddia etmişlerdir. Do-iaysiyte bunlarda ruhları put şekline sokarak put perest müşrikler şeklini almışlardır 8 - Alemi., yezdan ve Ehremen veya biri çfiv yani Allah, biri iblis ve şeytan ismi rle antlan iki kardeş ilâhın idare .ettiğini iddia, edenler olmuştur. Güya bu iki ilandan yezdan hayır, Bhremende şer yarattrmış veya hayırları div namındaki ilah, şerleride şeytan' yoratırmış. Bunlara, .sineviye-seneviye denilmiştir. Yanı; bunlara iki ilah tanıyan stneviye» 9- Her şeyin hâlıki ve idare edeni dört llahdır. diyenlerde vardır. Gü­ya hararet, soğukluk, yaşlık-ve kuruluk yaratirmış. Bunlara tabialcıiars denilmiştir. Bunların apdailık ve küfürleride gayet barizdir. Bu çeşit ve emsali şirk ye küfürlerin hepsini birden cerh eden ilâhi ayet terden bir kaçının meallerini nakledelim. Bir âyeti kerime meali Aüah dedi İki Hah edinmeyin. O Allah, ancak bir ilandır. Onun için yalnız benden korkun.» Nahl Sûresi, 51 Diğer âyeti kerime meali Eğer yer ite gökte Allah d an başka ilahlar olsaydı, bunların ikiside şüp­hesiz fesada uğrar gavga eder yok oluyorlardı. Öyle ise, Arşın Rabbisi elan Allah, onların vasfett'kferi şeylerden Noksanlıklardan beri ve yücedir.»Enbiyâ Sûresi, 22 Allaha ortak koşan müşriklerin necisliklerini beyan eden âyet meali Ey iman edenler! Müşrikler, ancak bir pisliktirler.» Tevbe sûresi, 28 b Hadisi şerifde helak edici fenalıklardan birisininde SİHİR» olduğu beyan edilmiştir. SİHİR Gizli ve hileli sebeblerie insanların gözüne asılsız şeyleri varmış gibi gösterme ve her çeşid hile ve aldatıcıhk mehâretiyle ortaya atılan ve yapılan fevkalâde şeydir. Ve bu sihir, fasık, zalim kimselerde görülür. Ha­ram ve serdir. Fakat yinede vâkî olur. Zira hayır ve şerri Allah yaratır. Hay­rı rızası ile yaratır. Şerride rızası olmadgnJstemiyerek ve sevmiyerek yara­tır. Kul. kazanır. Aliahda yaratır. Bâzı kişiler sihirbazların yaptıkları şeyleri keramet zannederler. Halbu­ki kerametle sihir arasında çok açık farklar vardır. Bu farkı kerametin tari-finîde yaparak anlamaya çalışalım. Keramet Peygamberlik davası olmadığı halde âlim, kâmil, âbid ve salih kişilerde zuhur eden fevkalade hallere keramet» denirkK bu adama velî* ismi verilir ve bu zat hem Allanın hak ve emirlerine riâyet eder ve hemrie kulların ve hatta bütün yaratıkların haklarına riâyet eder. ; Sihir ise, abdest, namaz bilmeyen, hak hukuk tanımayan ve her türlü kötülükleri İşleyen veya işlemekten çekinmeyen kimselerde görülür. Dinin, insanların ve ferdjerin zararına olan sihir, haramdır. Çünkü bun­dan din, millet ve aileler zarar görürler. Din ve milletin zararına olan şey­lerle meşkul olmak ise, elbette haramdır. Bu sebebden haram olduğunu bi­lerek, yapan ve yapdıran âsi ve günahkâr olur. Helal diyen dinden çıkar. Sihire helal diyenin, itikudı küfre vardığından öldürülmesi gerekir. Nitekim sahabeden. Hz, Ömer ve oğlu Abdullah Hz. Osman diğer bazı sahabeler sihir yapan kimsenin öldürülmesinin lazım olduğunu beyan etmişlerdir. Keza İmamı mâlik, İmamı Azam ve Ahmet bin Hanbe! gibi müctehidlerde sihirbazın öldürülmesinin çavib olduğuna hük­metmişlerdir. Bu zatların hükümleri, sihri helal diyen veya günah kabul etmeyen kim­seler hakkındadır. Yoksa sihrin haramhğını kabul eder ve ancak harem diyerek yapar veya yapılırsa, bu takdirde âsi. bir mümin oiur. Sihrin nevile­rini ve Kur'andaki hükümleri Kur'an dili» adlı eserin birinci cildi ile İslum-tia Evliya meselesi ve Harikalar» adlı eserimizde vardır. c Hadisi şerifde Allartüteâkının haram kıldığı nefsi haksız yers öf-dürmek. Fakat haklı olarak öldürmek müstesnadır.» Cümlesinde mündemiç olan hükümler. Fıkıh kitaplarında uzun uzun beyan edilmiştir. Bilhossc »Mülteka tercümesi» adlı eserimizin dördüncü cildinde geniş izahat vardır Biz burada haksız yere adam öldürmenin tehlikesi ile öldürülmeleri caiz olanlar hakkında bir kaç şer'i hüküm nakledelim. Kur'anı kerimde şöyle buygrulmuştur ; Allanın haram kıldığı nefsi canı haksız yere öldürmeyin. Ancak haklı olarak öldürmek müstesnadır.» Enam sûresi, 151 Diğer âyeti kerime meali Kim kısas ve saire gerekmeksizin veya yer yüzünden bir fesad çikar-maksızın günahsız bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi gü­nah olur. » Mâide sûresi, 32 Haksız yere bilerek adam öldürmenin cezası ile ilgili hüküm meali Kimde t'r mümini kasden helal diyerek öldürürse, onun cezası, için­de devamlı kalmak üzere, cehennemdir. Alfah ona katile gazab etmiş la­net etmiş ve büyük bir azab hazırlamıştır.»Nisa sûresi, 93 Evet adamı haksız yere öldüren kimse, haram ve günah olduğunu bilip ve inanarak öldürürse, günah kabul ederek öldürdüğünden kâfir olmaz, âsî ve günahkar olur. Cehennem müstehak olur. Allahüteâla arda edebilir. Fa­kat haksız yere adam öldürmeyi helal der ve o inançla öldürürse, hararm helal deyip işlemekle kâfir-olur. Kâfirier ise. Cehennemde ebedi yanacak­lardır; Öyle olunca böyle katilde cehennemde ebedi yanacaktır. İntihar yoluyla kendini öldürenin günahı başkasını öldürenin günahın­dan/daha eşettür. Zira merhametsizliğin en aşağısı ve kötüsü yapılıyor. Haklı olarak öldürülmeleri caiz olanlar, şunlardır 1 Dinden dönüp irtidat ederek kâfir olan kimse, öldürülür. 2 Evli olduğu halde zina edenlerde, recim-taşlanmak suretiyle öldürü­lür. â Haksız yere adam öldüren kimse, kısas yapmak suretiyle öldürülür, Bu üç hükmünde delilleri ve izahı, âyetlerle uzun uzun gerekir. Fakat bahsimiz çok uzayacak, bu sebeble fıkıhda beyan edilen bu hükümleride kısa kısa saymış oluyoruz. Üç hükmü beyan eden bir hadisi şerif meali şöyledir Bir müslümanın öldürülmesi ancak üç hasletden biri sebebi ile helal olabilir. — Ya üzerinden nikâh geçmiş bir kimsenin zina etmesi ile recmedilir taşlayarak öldürülür. — Yahut da müstümanı haksız yere kasden bilerek öldüren adam, öldürülür. — Yahutda İslamdan çıkıp ^mürten olan Allah ve Resulüne karşı harb eden ve neticede öldürülen veya asılan yahut o yerden sürgün edi'en adam­dır.» [182] d Hadisi şerifde Faiz yemek» cümlesi ilede Kur'anı kerimde beyan edilen şu hükme işaret vardır Allah plış verişi helal ve fâtzi ribayı haram kılmıştır.» Bakara, 275 Faizin çeşidleri ve kötülükleri, fıkthdo beyan edilmiştir. Fikihdan olan Mültekâ tercümesi» adlı eserimizin üçüncü cildinde geniş bilgiler mevcut­tur. 6 Hadisi şerifde, yetimin malını yemek» cümlesi ilede yetimlerin mal­larını haksız yere zulmen yeminin haram ve tehlikelerini beyan den Nah* hükümlere işaret vardır. Maruf ve nak ölçüleri dâhilinde yetimlerin malını yemenin caiz olduğuda beyan edilmiştir. Kur'anı kerimde şöyle buyurulmuştur Yetimlerin mallarını zulmen haksız olarak! yiyenier, karınlarına an­cak bir ateş yeyip doldururlar ve onlar, yakında alevli ateşe gireceklerdir.» Nisa sûresi, 10 Diğer âyeti kerime meali Ey yetimlerin velileri koruyucuları! yetimleri,Ibüyüyüb nikah çağına örmelerine kadar deneyin koruyun. Eğer bulûğa vardıktan sonra kendile­rinde bir akıl ve rüşd görür ve anlarsanız, hemen mallarını onlara teslim edin. Büyüyüp ellerine alacaklar diye, c- mattan yetimlerin mallarını, israfla yemeğe kalkışmayın. Şayet velî yetimin koruyucusu zengin ise, yetimin malına dokunmasın. Fakir olduğu takdirde, örfe göre meşru şekilde bir şey ücret ve saire yesin..» Nisa sûresi, 6 Evet yetimi evinde büyüten, işinde çalıştıran ve bir iş buyuran, o yeti­min ücretini vermesi lazımdır. Hatta öğreten ve talim terbiyesi İle maşkul olan hocası dahi bir iş buyurursa,,ü,cretini ödemesi gerektiği ediimiş-tir. Ancak annesi buyurduğu ve yaptırdığı işler karşılığında, ücret ödemesi ge rekmediği açıklanmıştır. Yetimin hakkını koruyan ve yetime bakan kimselerin, cennette peygam­berimizle dip dibe komşu olacağı, dünyadada yetime bokan kişinin gönlü­nün sorudu, evinin bereketli ve ruhunun müsterih olacağı, ceşidli hadisi ne­bevilerde beyan edilmiştir. f Hadisi şerifde Düşmanla göğüs göğüse çarpışma gününde harp sa­hasından dönüp, kaçmak» cümlesindede din, millet ve vatan müdafası ânın- da kaçmanın en büyük hıyanet ve fenalık olduğu beyan edilmiştir. Bu cok âyeti kerimelere işaret vardır. Fakat burada nakledemiyece-ğiz. 9 Hadisi şerifde Fuhuş ve kötülükten haberi ve ilgisi olmayan iffetli ve namuslu mümine kadınlara zina ile iftira etmek» Cümlesi ilede aile ocağın­daki saadet ve ahengi bozmak, ehli namus kişileri karalamak cinayetini i?-leyen âdi insanların kötülüklerini beyan etmiş oluyor. Ehli namus kadınlara iftira etmek. Her zaman görülmüştür. Hatta diz zaö Hz. Âişe validemize ifik vak'ast» diye vasıflandırılan hâdise ile en ağır iftirayı yapmışlardır. Bu hâdise nûr sûresinin M. âyeti kerimesiyle başlayarak açık bir şekilde aydınlatılmıştır. Günümüzdede bu gibi haller, çeşidti neden ve seüeblerle görülmekte dir. Müfteriye 80 değnek vurulması hükmünün icra edildiği parlak zaman ve mekanda o âdi iftira olursa, artık bu gün daha acâibi işlenmekden alıkona-rraz. Zira sucun sahibi belfi olup ortaya çıksa, cezai müeyyide olan 8Odey-neği yememektedirler. Bu halde ve hareketde bir çok müfsidfere cüret ver­mekte ve serkeşlikleri artmaktadır. Zina He iftira edene yapılacak cezai müeyyide meali. İffetli müslüman kadınlara zina ile iftira edenler, sonra bunu isbat İçin dört şahid getirmeyenler müfteriler vorya işte bunlara seksen değ­nek vurun. Hiç bir şey Hakkında bunların şahitliklerini ebediyyen kabul et­meyin. İşte bunlar, fasıkların tâ kendileridirler.» Nur sûresi, 4 İffetli erkeklere zina ile iftira etmek, aynı günah ve haramdır. Bu hususu geniş şekilde ifâde eden fıkıh kitaplarına müracaat etmek lazımdır. Bizim Müiteka Tercümesinin ikinci cildinde de beyan edilmiştir. [183] Tercümesi 53 - 5 Yine Ebû Hureyre deri mervtdir, demiştir Resûlulfah SAV buyurdu Zina eden kimse, zina ettiği vakit Mü'min olduğu halde zina etmez. — Hırsızlık yapan kimse, hırsızlık yaparken mü'min olduğu halde hır­sızlık yapmaz. — Şarap içen kimse, şarap içme esnasında mü'min olduğu halde şarap içmez. — Zulmen b;ir malı alan kimseye insanlar korku ve heyecanla bakar-tar iken gasbeden kimse, gasbettiği vakit mü'min olduğu halde kabıp almaz. — Sizin biriniz canilik veya hainlik yapdığt zaman mü'min ofduğu hal­de hainlik hilekarlık yapmaz.[184] — Binaen aleyh aman bunları işlemekden kaçınınız, kaçınınız,» [185] İzahat Bu hadisi şerifde beyan edilen hüküm gereğince, haram ve büyük gü­nah olan zina, hırsızlık, şarab içmek, zulüm yolu ile malt gasbetmek ve hıya-netlikde bulunan kimse, îmanın kemahndan mahrum olur. Yukarda izah edil­diği üzere îmanın aslı yok olmaz. Zira büyük günah ve haramlar, sahibini kâ­fir etmez. Ancak haramlara helâl diye veya tahfif eden kimse kâfir olur. Yani hiçe sayan ve gönlümün isteğini, alnımın yazısını işleyonım neden günah ve aytb olsun., gibi..» cümlelerle küçümseyen kimseler, kâfir olurlar. Şimdi bu hadisi şerif hakkında açıklayıcı tevilleri sıralayalım Buradaki büyük günahları işleyen kimse, îmanı kâmil ile bu kötülüğü yapmaz, yahut Allanın azabından emin olduğu halde bu fenalıkları işlemez. Yahut Allaha itaat ve inkıyad ettiği halde bu kötülükleri yapmaz. Muti ve, itaatkar kimse, bu fenalıklara asla yanaşmaz. .Yahut bu fenalıkları işleyen kimse. Allanın azab ve cezasına müstehak olur. Bu korkudan dolayı İmanlı kimse böyle şeylere yanaşmaz. Yahut bu büyük günahları işlemekten inzör korkutmak} için âKibetin kötülüğünü beyan etmiş oluyor. Yahut bu fenalıkları işleyen kimsenin İmanı, başının üstüne çıkıp gölge şeklinde durur. O kötüiükden tevbe ve rucû edince tekrar sahibine döner. Yahut bu fenalıkları işleyen kimse, Allahdan utanmadığı halde yapar. 7ira haya imandandır. Utanan kişi böyîe şeyleri işlemez. İşlerse, îmandan mahrum olan hayasızlıkdan dolayı yapar. Dolaysiyle kâmil îmandan mahrum dur, demektir. Bu mes'efenin daha geniş izahı, ikinci hadisi şerifde ve büyük günahlar bahsinde yazılmıştır. Ayrıca îmanın çıkış ve girişini temsîiî olarak ibni Abbas in beyanını, hemen ilerde 54. hadisi şerifde okumuş olacağız. [186] Tercümesi 54 - 6 İbni Abbas in rivayetinde Öldüren kimse, öldürürken mü'min olduğu halde öldürmez.» Zikredil­miştir. — İkrime dedi. İbni Abbas a dedim ki îman bu adamdan katilden nasıl soyulur? — Hemen ibni Abbas böylece dedi ve parmaklarını birbirine kenetledi ve sonra çıkardı. — Binâen aleyh eğer tevbe ederse, iman ona böylece avdet eder, dedi ve parmaklarını birbirine kenetledi. — Ebû AbdtHöh yâni, İmâmı Buhârî dedi İşte bu kimse, tam mü'min olmaz ve o kimsenin îmanının nûruda olmaz.» Bu hüküm, Buhârînindir. [187] Tercümesi 55 - 7 Ebû Hureyre den mervidir, demiştir ; Resûiullah buyurdu i ı'Münâfıkın alâmeti ücdür.» Müslim, şu cümleyi ziyâde etti Velevki O Münafık oruç tutsun, namaz kılsın ve müslüman olduğunu İddia etsin.» Bundan sonra Buhârî, müslim Münafık alâmeti olan şu üç hükümde. ittifak ettiler Münafık, konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünden Va­dinden döner ve kendisine bir şey Emânet edildiğinde emânete hıyanetlik yapar.» [188] İzahat Hadisi şerifde münafık» kelimesinin tarif ve izahı hemen ilerde 56. ha­disi şerifin altında gelecektir. Biz burada münafık alâmetinden olan üç adet hükmün kısa açıklamasını yapacağız. a Münafık ahlaklı ve münafık amelli adamlar, konuşdularmı yalan ko-ruşurlar. Âdeta yalan lafı değirmen gibi öğütürler. Hiç düşünmez ve yalan söylemekden çekinip utanmazlar. Onların sermayesi yalandır. Bir utanmaz yüz, tükenmez sözleri vardır. Yalan, esah ne duyarlarsa hemen o duydukla­rının arkasına düşerler. İnceleyip araştırmadan zanla ve yalanla hüküm ve­rirler. Halbuki duyulan her sözün arkasına düşmek doğru olamaz. Zira söyle­nen ve duyulan söz doğruda olabilir, yalanda olabilir. Bu sebebden şuurlu mümin, hem söyleyeceği sözün doğru veya eğri olup olmadığını evvelâ kal­binde inceleyip araştırır, düşünür, sonra söyler. Münafık ise, düşünmeden, araştırmadan ağzına ne gelirse, onu söyler. İşte Resûlüllah münafıkların laf konuşma kabiliyetlerini bu şekil­de beyan etmiştir. Müslüman böyle münafık amellerini işlemez, dosdoğru konuşur. Hem insanların yanında itibarlı ve itimatlı bir kişi olur ve hem Allahın katında yardıma, sevilmeye, lûtfa lâyık bir kul olarak dünya ve âhiret saadetini ka-znnır. Dûğru konuşanların dünyada işlerinin mükemmel olacağı ^e âhiretts Cjünahdan arınmış ter temiz bir rnüslüman olarak mükâfatlandırılacakjan, muhtelif âyetlerde beyan edilmiştir. Nitekim bir âyeti kerimede şöyle buyurutmuştur Ey Müminler! Allahdan korkun ve dosdoğru söz söyleyin ki, Aileni size işlerini?! düzeltip muvaffakiyet versin ve günahlarınızı bağışlasın.» Ahzab sûresi, 70-7! Ataların bir sözü vardır Doğrunun yardımcısı Aiiahdır.» Gerçek mümin doğru konuşur yalan söylemez, ve hatta yalan söyleyen­leri sevmez, yalan söyleyenlerle sohbet etmez. Yalan söyleyenlere iltifat et­mez. Münafık amelli kimseler ise, sermayesi yalandır. Yalan düşünür, yalan konuşur ve yapdığı işleri yalanla veya yalandan yapar. Onun için atalar Yalancının mumu, yatsıya kadar yanar» demişler Bu sebeble münafık amelli yalancılar, dünyada insanlar yanında îtibar-5iz, İtimatsız ve iğrenç kişiler olarak karşılanır. Allanın katında da en ac ve şiddetli azabla azablanacakları, beyan edilmiştir. b Resulü Ekrem efendimiz buyurduğu üzere, her ne kadar namaz kıfsa, oruç tutsa ve müslümanlığında iddialı olsa. yinede münafık amelli ve ahlakii adamlar; hayırlı bir işi yapmayı veya her hangi bir şeyi vermeyi vaad ederler, fakat o sözlerinde durmazlar, sözlerinden dönerler. Yapacakları şeyi yapmazlar. Anlcşarak sattıkları ve muhayyerlik şartı gibi meşru mazeret olmadığı halde cayariar, verdikleri sözlerinden rucû ederler. Evet münafık amelli adamlar, işte böyle kötü ve haram amelleri, işlerler. c Münafık amelli insanlar, kendilerine maldan, mülkden, paradun, ka­ndan, kızdan veya candan bir şey emanet edilince, o emânete hiyânetlik ederler. Bu sebebden emânete ehil ve lâyık,olmayan kimselere, her hangi bir şeyi emânet etmemeyi ve emâneti ehline tevdi etmeyi, hem halikı zülcela! ve hem Resulü Ekrem efendimiz beyan buyurmuşlardır. Kur'am kerimde şöyle buyurulmuştur Muhakkakki, Allah size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz vakit, adaletle hükmetmenizi emreder.» Nisa sûresi, 58 Komşu, diğer bir komşudan ma! ve saire istediğinde emânet ehli ise verilir. Emânet ehli değii emânete hiyânetlik yapan tipinden ise, verilme?.. Keza insanın kızı, bir emânettir. Verilme çağı geldiğinde ehline vermek lazımdır. İlim ve makam mansıbda birer emânettir. Ehillerine verilmesi ge­rekir. Fasık ve fecir olup, fescd gayeli olan kişilere Mim öğretmek, domuz ve hınzırların boğazlarına cevher takmak gibi, kötü olduğu muhtelif hadisi şerif­lerde beyan edilmiştir. Makam ve mansıba veya her hangi bir vazifeye lâyık olmayan kişilere vazifeyi tevdi edip vermekde, emânete hıyanetliktir. Söylelerine vazife ver­mek kıyamet aiâmetlerindendir. Nitkim Peygamberimi " bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuş­tur Bir iş, ehünin gayrisine verildimi, kıyameti bekle.»[189] Evet müminler, hem emânete ehil olmalı ve hemde emâneti ehline tevdi etmelidirler. Böyle olan kişiler, hak talanın sevgili kullarıdır. Mal mülk, poz ve yazı gibi şeylerin emânet edilmesi halinde, emânete sahip olurlar. Kur'am kerimde şöyle buyurulmuştur ; Ey Müminler! Allaha ve Peygambere hainlik etmeyin. Bile bile aranız­daki emânetlerede hiyânetlik etmeyin.» Enfaf sûresi, 27 Diğer bir âyeti kerime meali Hakka teslim olan onlar müminler, emânetlerine ve verdikleri söze riâyet ederler.» Mearic sûresi, 32 Diğer âyeti kerime meali Eğer bir birinize emniyet ederseniz, kendisine güvenen kimse, üzerindeki emâneti sahibine ödesin ve hiyânetliK yapmakdan Rabblsl olan Allah-dan korksun.» Bakara sûresi, 283 İşte bu gerçeklere taanan mümin, emânet ehli olur. Yapılan emânete hiyânetlik etmez. Zira emânete hiyânetliK yapan, sözünden dönen iki yüzlü münafıklardan olun[190] Tercümesi 56 - 8 Abdullah ibni Amr den mervidir, demiştir Resûlullah SAV buyurdu Dört şey kimde bulunursa, O kimse hâlis munâfıkdır. Ve bir kimsede bu dört şeyden bir haslet bulunursa, o kimsede nifak hasletlerinden bir has­let vardır, tâki terk edinceye kadar, {o nifak hasleti olan dört şeyde şun­lardır 1 - Kendisine emânet edildiğinde, hiyânetlik yapar, 2 - Konuştuöu zaman, yalan söyler, 3 - Bir kimseye söz verdiği zaman sözünden döner,[191] 4 - Ve bir kimseye husûmet yapdığında azgınlık yapar.» [192] İzahat Hadîsi ş'erifae beyan edilen dört adet münafıklık alâmeti hakkında izandan evvel Münafık» Kelimesinin tarif ve îzahı ile buradaki manasını ve hükmü­nü izah edelim. Münafık nifak kelimesinden gelmiştir. Nifak, tüğatta; iki yüzlülük ma­nasınadır. Şeriatda nifak, teinde gizli olanın muhalifini izhar etmektirki, içi dışına uymayan, içi başka dışı başka, oluşu başka görünüşü başka demektir. Ol­duğu gibi görünmeyen ve göründüğü gibi olmayan amel ve hareketin şekli­dir. Bu hadisi şerif dek i dört hasleti veya dört hasletten birini taşıyan, ışie-yen kimseye Münafık» denmesi, münafık amelli kimse manasınadır. İçi Kâfir dışı manasını taşıyan münafık manasına değildir. Zira is-ârmn hükümlerini kabul etmiş bir kişinin bâzı fenalıkları işlemesi, o hakikat-farı inkar manasını taşımaz. Bu hususda bazı görüşleri şöyle sıralaya biliriz a Buradaki nifak, îtîkad ve imanı yok ederek islamı inkâr mânasını raşıyan nifak değil, içi dışına uymayan, gizlediğinin zıddına inanan mâna­sında olmayıb sâdece amel bakımından asıl münafıkların amelini işlemek manasınadır. b Yahut buradaki münafıklık, münafıkların amellerini kendilerine iîi-yad edinmiş demektir. Bir nevi âdet edinip san'at ve hünermiş gibi nifak amellerini işler. c Kâdi beydâvi hazretleri, Bütün nifak amellerinden men etmenin sebeb ve hikmeti cenabu hakkı eğlenip maskaraya alarak istihza şekli gö­rülebileceğinden küfre varan nifakla birleşme ihtimalıda vardır. Çünkü şüp­helinin etrafında dolaşmak harama sokulma tehlikesini ortaya kor ve en tehlikeli olan küfre varmak olabilir.» demiştir. d Yahut örf ve adette bilinen içi dışına zıd olan, sözü özüne uyma­yan gibi..» mânayı ifade eden nifak şeklidir. e Yahut münafık amellerini kendilerine meslek edinmeleri için, o kötü amelleri işlemkten tahzir ve tekdir içindir. f Yahut buradaki nifak, itikadı nifak olmayıp, amelî nifakdır. Yani küfre varmaytp ancak kâfir olan münafıkların amellerini işlemektirki, bu şekildeki amelin kötüfüğüde aşikârdır. Zira nifak, şer'an küfrü gizleyip hükümleri açık-iamak, demektir. Örfde nifak ise, mâsiyet ve günahları gizleyip taât ve iyi amelleri aleni işlemektir, yani münafık amelini işlemektir. Buradaki nifak ve münafıklık, cmelî oian bu nifak oinsindendir. Fakat bu kötülükleri iyi ve helal itikat ederek işlerse, bu takdirde kâfir oları îtikad ye îmanda münafık olur. Hadisi şerifde beyan edilen dört adet münafık ameli, ehemmiyetine bi­naen beyan edilmiştir. Yoksa münafık ameli dört adetten ibaret değildir. Veya başka 'münafık amelleri bu dördünün içinde toplandığından dört adet beyan edilmiştir. Burada münafık amellerinden bazılarımda Kur'anı kerimden okuyalım Elbet münafıklar dilleri ve amelleri ile îman ve islâmı aşikar edip kalp­lerinde küfrü gizleyenler, Zanlarınca Allaha hile yaparlar. Halbuki Allah on­ların hilelerini başlarına geçirir. Onlar namaza kalktıkları zaman, istemiye istemiye kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allahı pek az hatıra getirir anarlar.» Nisa sûresi 142 Diğer âyeti kerime meali şöyledir İnsanlardan bir kısım kimselerde vardır, biz Allaha ve âhiret gününe inandık, derler. Halbuki, onlar iman edenlerden değildirler. — Güya kalblerindeki küfrü örtmekle cenabu hakkı ve müminleri al­datırlar. Bilmezler ki, onlar ancak kendilerini aldatırlar. — Onların kalblerinde nifak ve hased hastalığı vardır. Cenabu Allah kitabı ilahisini indirmekle onların kalblerindeki hastalıkları artmıştır. Yalan söylemeleri sebebiyle onlar için şiddetli bir azab vardır. — Onlara, yer yüzünde küfür ve nifaklarımızı gizleyerek müminleri al­datıp fesadltk yapmayın, denildiği zaman, bizim gayemiz ancak ıslah etmek­tir, derler. — Dikkat edin ve bilinki, onlar {münafıkiar ortalığı ifsad edenlerin ta kendileridir. Fakat şuurları yok, farkında değillerdir..»Bakara sûresi, 8-12 Bu Âyeti kerimelerdeki hükümlere işaret eden Peygamberimiz, münafık amelli insanlar konuştuğunda yalan söyleyeceklerini, emânete hiyanetlik edeceklerini ve verdikleri sözlerinden dönen kimselerden olacaklarını be­yan buyurmuştur. Verdiği-sözünden dönen, namaza hiyanetlik eden ve ağzından yalan üğüden adamlar, elbet münafık amelli müfsit insanlardır. Hadisi şerifde dördüncü madde olan şiddetli husûmet ve düşmanlığı söylemeklede Resulü Ekrem efendimiz şu mealdeki âyeti kerimelere isârefc buyurmuştur İnsanlardan bir kısmıda vardırki Habibim onun dünya hayatına dit oîan zarif sözü senin hoşuna gider, ve o sözü kalbindeki olana uygundur, diye yemin ederek Allâhı şahid tutar. Halbuki o içi dışına uygun olmayan münafık, düşmanların en şiddettisidir. — O münafık senin yanından ayrildımı, yer yüzünde fesad çıkarmaya, ekini bağı bahçeyi ve nesli koyun, deve, sığır ve emsali nesli olan hay­vanları helak etmeye koşar. Allah fesad çıkarmaya ve fenalık yapma­ya razî olmaz.» Bakara sûresi, 204-205 Bu âyeti kerimeler üzerinde de çok ve çok düşünmek lazımdır. Zira gü­nümüzde gelip insanın yüzüne gülüp arkasından kuyusunu kazan iki yüzlü, adamların, bu münafıkları taklid ettikleri gayet açıkdır. Allanın Resulünün huzuruna geliyor, dizini Resulü Ekrem efendimizin dizine dayayor, gözleri yaşlı halde içden bağlı olduğuna Aflahıda şâhid koşuyor. Resulü Ekrem efen­dimizin huzurundan aynlıncada, müslümanlann otlarını ekinlerini, bağ ve bahçelerini, hurmalılkarını tahrip edip perişan ediyorlar. Hayvanlarının ku-iak ve kuyruklarını kesiyorlar veya tamamen öldürüyorlardı. Tabiiki bu işle­ri gizli ve sakh yapıyorlardı. İşte münafık amelli adam, insanın yüzüne karşı güler, yaltaklanır. Ayrı-iıncada arkalayı olmadık kötülükleri yapar, arkadan kuyu kazmaya çalışır veya kazar, [193] Tercümesi 57 - 9 İbni Ömer den mervidir, demiştir Resûlullah buyurdu Münafikin misâîi, döllemek aşmak maksadiyle kâh bu ve kâh şu ko-yunc cşmak için iki koyun arasında koşan koç gibidir.» [194] İzahat Bu hadisi şerifde münafık amelli kişilerin iki yüzlülüğü, iki koyuna aş­mak isteyen döliük koça teşbih edilmiştir. Şehvetinin icrası için gözü dön­müş ve kızmış bir koçun oradan oraya koşması gibi, münafık adamlarda, bir bakarsın müslümanlarla, birde bakarsın kâfirlerle beraber olurlar. Münafık, kimin yanına varırsa ondan olur. Rüzgâr nereden eserse o ta­rafa dönen yelpaze gibidir. Hangi kurup, fırka ve zümreyi görürse, onlardan olur ve fırsatı, kollar, yeri gelince bu gün ak dediğine, görülür ve bilinir bfc aybı olmadığı halde yarın kara der. Hadisi şerifde şu mealdeki âyeti kerimeye işaret vardır ; O münafıklar, küfürle îman arasında tereddütdedirler. Ne müminlere ve nede kafirlere bağlıdırlar. Allah kimi dalaletde bırakırsa, artık habi-bim sen ona kurtuluş yolu bulamazsın.» Nisa sûresi, 143 Diğer âyeti kerime meâii ; O münafıklar birde müminlerle karşılaştıkları zaman Bizde sizin gi­bi îman ettik, derler. Halbuki şaytaniarıyla kâfir ve fasık dostlariyle yalnız başınc; kaldıkları zaman Biz dinde sizinle beraberiz, biz ancak müminleri alay et- v-lorlz, derler.» Bakara sûresi, 14 Bu âyeti kerirne ve hadisi şeriflere çok dikkat etmek lazımdır. Zira in­san, bilmeyerek veya bilerek bu fenalıkları bir marifetmiş gibi işleyebilir. Çe-şıdii menfaatine , dolayı bu kötülüğü işler, ondan sonrada işin bitinceye kadar kâfire days nemek vardır* diyerek örümcek yuvası ve ağının evi mesa­besinden yalandan uydurulmuş belerle kendisini mazur görmeye çalışır. Cenc-bu hak bütün müslüman kardeşlerimizle bizlere, olduğu gibi gö­rünen ve göründüğü gibi olan, ciddi ve ehli namus insanların ihiası ile hare­ket etmeyi nasib buyursun; Amin. Dünyadaki fenalık ve rezaleti kâfirlerdende eşed oıan münafıkların, ahiretde görecekleri cezalarını beyan eden ilâni hüküm meâllerininde bir ka-cını okuyalım. Bir âyeti kerimede şöyle buyuruimuştur Ailahü teâfa münafıklar!, ettrkleri istihzanın cezası île cezalandırır, ve akşınlıkları içinde başrboş dolaşmalarına mühlet verir.» Bakara sûresi, 15 Diğer âyeti kerime meali Şüphesizki münafıklar, cehennemin en aşağı tabakasındadırlar ce­hennemin dibinde dirler. Habibim! asla ve kafa onların azabım kaldırıp yok edecek bir yardımcı bulamazsın.» Nisa sûresi, 145 Evet müslümanlara, İki yüzlü münafıkların zarar ve kötülükleri, kâfirler­den daha eşed ve daha kötü olduğundan âhiretde görecekleri azabda kâfir­lerin azabından daha eşed olacaktır. Zira ceza amelin cinsindendir. Amel ne derece ise, cezada o nisbet ve o derecede olur. Küfrü açıkdan görülen kâfire, hiç bir mümin aldanip bel bağlamaz. Kendini ondan korumasını bilir. Fakat dışdan mümin ve müslüman görünüp içinde küfrünü saklayıp islam ve müslüman düşmanı olan münafık, mümini can evinden vurur. Çünkü onun görünüşüne ve sözüne mümin inanır, îtimad eder. Halbuki en azılı ve tesirli düşman imiş, zamanla onun ağına düşünce mümin çok ve çok zarar görür. İşte bu yüzden iki yüzlü münafıkın zararı, kâfirden eşed olduğundan âhiretdede cehennem azabı, münafıklara kâfirlerden eşed olacaktır. Cenabu hak bizleri münafık alâmetlerinden uzak eylesin. Amin, [195] Büyük Günahla İlgili İkinci Fasıl Tercümesi 53 - 10 Safvan ibni Assai den mervidir, demiştir Yahudi, arkadaşına dedi Bizimle şu Peygambere git. Bunun üzerine arkadaşı yahûdiye dedi Peygamber deme, Zira eğer senden işidir-se, sevincinden onun gözü dört olur Ve bundan sonra yahûdî ile arkadaşı Resûiullaha geldiler ve Peygamberden hükümler beyan eden dokuz âyetten sordular. — Hemen Resûlullah buyurdu AHâha hiç bir şeyi şerik koşmayınız, hırsızlık etmeyiniz. Zina yapma­yınız, haklı olanlar müstesna Allâhü teâlanın haram kıldığı bir nefsi öldür­meyeniz, sihir yapmayınız, Rîbâyı faizi yemeyiniz, namuslu kadına zina ile if­tira etmeyiniz, kâfirlerle savaş yaparken harp gününde firar etmeyiniz ve Ey yahûdî bilhassa siz cumartesi gününde tecâvüz etmeyiniz.» — Safvan dedi Yahûdî ile arkadaşı Resûlullâhın ellerini ve ayak­larını öpdüler ve şüphesiz sen Nebiyyi Muhteremsin şehâdet ederiz, dediler. — Resûlullah buyurdu Bana uymayı sizden ne men ediyor?»[196] — Yahudi Ne arkadaşı dediler Muhakkak Davut Zürriyetinden Peygamberin devam etmesi için Rabbisine duâ etti ve eğer biz sana tâbi olursak, yahûdilerin bizi öldürmelerinden korkarız.» [197] İzahat Hadîsi şerifde sayılan dokuz madde hakkında gerekli malumat, yukar-daki hadîsi şeriflerin îzah bölümlerinde zikredilmiştir. Ancak biz burada Ra-sûlüllâhın huzuruna gelen iki yahûdînin tezat hâlindeki davranışlarına işaret edeceğiz. İki yahûdî gelirken birisi peygamber efendimize Peygamber» demeyi uygun görmeyor, arkadaşını îkaz ediyor. Beraber geliyorlar. Dokuz sual so­ruyorlar, cevabı alınca her ikiside peygamber efendimizin ellerini, ayaklarını öpüyorlar ve Peygamberliğine şehâdet getiriyorlar. Burun üzerine Peygamberimizin, Bana uymayı, sizden ne men sdi-yor?» karşıhkda, gûyâ Dâvud aleyhisselâm, neslinden peygam­berin devam etmesi için dua etmişde, ondan ve birde iman ederlerse yahû-dî'er onları öldürürlermiş!. İşte bu yahûdîlerin davranışları, iki yüzlü, yalan sözlü, içi başka dışı başka olan münafıkların amel ;ve hareketlerinin aynısıdır. Zira adamların uzakdan gelişleri başka, peygamberin huzuruna gelince hareketleri yine başka ve aynı zamanda Dâvud aleyhisselâma yalan isnad etmek suretiyle güya ona tâbi ve itaatkâr olduklarını söyieyorlar. Halbuki, Zeburda, Tevrat ve İncilde, peygamberimizin peygamberliği ismiyle, cismiyle ve her şeyiyle zikredilmişti. Onlardan hakîkata âlim olanlarda vardı. Belki bu yahûdîlerde, biliyorlardı. Fakat inanamadıklanndan gerçeği göremiyen ve anlayamıyan iki yüzlü münafıklar misâli rezalet işleyorlar. Aslında yahûdîler, islâmın ve müslümanların en azılı ve en eşed düş­manlarıdırlar. Bu husus Kur'anı Kerimde şöyle beyan ediliyor And olsun ki Ey habîbim! yahûdılerle müşrikleri, müminlere düşman­lık bakımından, insanların en şiddetlisi bulacaksın.»Mâide sûresi, 82 Yahudilerin gelişlerinden anlaşılması gereken diğer bir hususda şudur Peygamberimize bu iki yahûdînin dert ve meselelerini sormaya gelme­leri de, şayanı dikkattir. Müslümanların müracaat edib dertlerini İzah edip ikna edici cevabı aldıkları gibi, yahûdîlerde gidiyorlar, çok ve çok tatmin oluyorlar. Sevinç ve memnuniyetlerini de Resulü Ekrem efendimizin ellerini ayaklan öperek beyanda bulunuyorlar. Peygamberimizin bütün insanlara önder ve rehber olduğu böylece gö­rülmüş oluyor. Binâen aleyh onun makamım işgal eden onun varisleri olan Din adamlarıda, her cemaatin iltifat edip değer vereceği, ona müracaat ederek dertlerini anlatıp çâre bulabilecekleri kimseler hafinde olmaları gere­kir. Günümüzdeki bâzı tefrikacıtarın maşası hâline gelib, bir kısım halkın inanıb, diğer kısımlarında inkar ettikleri Din adamları gibi olmamak gere­kir. Gerçek ve doğru yolda olan din adamları, bütün cemaat ve cemiyetlerin müracaat edebileceği kişiler hâlinde olanlardır. Peygamberimizin bütün insanlığın irşad ve îmanı için gönderildiği şu mealdaki âyeti kerîmede beyan edilmiştir Ey habîbim! biz, seni ancak bütün insanlara cenneti müjdeleyici ve cehennemden korkuducu olarak peygamber gönderdik..» Sebe sûresi, 28[198] Tercümesi 59 - M Enes den mervidir, demiştir Resûlullah buyurdu a Lâilâhe illallah - Allahdan başka ilah yoktur, diyen kimseye taarruz­dan kaçınmak, küfürden başka bir günâhından dolayı bir kimseyi tekfir et­me ve yine küfürden başka büyük günah dahi olsa işlediği bir amelinden dolayı islamdan çıkarma. b Cıihâd, Allâhü tedlanin beni cihâd emri veya tebliğ vazifesi ile gön­derdiği zamandan bu ümmetin en son gelenleri, decca! ile savaşıncaya ka­dar devam edecektir, bu cihâdı, zâlimin zulmü ve âdilin adaleti sakıt etmez.[199] c İmanın üç hasletinden üçüncüsüde Hayır, şer her şeyin kaderi Hâni ile olduğuna inanmaktır.» [200] İzahat Hadîsi şerifde geçen îmanın aslından ve alâmetlerinden olan üç haslet, çok ve çok mühimdir. Zira bugün bu hasletlere sahib olanlara küfür kelime­sini söyleyen, küçümseyen veya hiçimseyenler, pek çoğalmıştır. Meselâ Çeşitli kurup ve fırkalara mensub olanlar, kendilerine iltihak etmeyen veya kendilerini desteklemeyenlere küfür» kelimesini söylemek­tedirler. Bu iltihak etmeyenler veya desteklemeyip ilgilenmeyenler, mihrab-da imam, hutbede hatip, kürsüde vaiz, beş vaktini kılan, zekatını veren, oru­cunu tutan ve hac farizasını edâ eden müslümanlarda'nda olsalar, çekinme­den yine serserice kötüleme, ithametme ve tekfir etme dalâletine düşenlere şâhid oluyoruz, duyuyoruz. Zavallı adamcağızlar, başkasına kâfir» demekle belkide ve muhakkak kendileri kâfir olacaklarını, veya olduklarını bilemiyorlar. Evet akıllı müslüman, bir mümine bir günahından veya kötü olan bir amelinden dolayı küfür kelimesi ile ısnad etmez. Zira böyle hareket etmek, imanlı ve kâmil bir îmana sâhib olmanın alâmetinden olduğu, peygamber efendimiz tarafından beyan buyurulmuştur. Firakı dâlleden Havâricler, bir müslüman büyük günah veya küçük gü­nah işledim! kâfir olur, demişler. Keza mutezilelerde, küfürle îman arasında bir mertebede olduğunu söylemişlerdir. Yani büyük günâh işleyen kimseye ne müslüman ve nede kâfir hiç birisini söylemiyorlar. îmanla küfür arasında olur, demişlerdir. Bu her iki fırkanın, tehlikeli ve kötü yolda ve akidede oldukları aşikar­dır. Zira âyeti kerime ve hadîsi şeriflere muhalefetleri meydandadır. Bir de hak yolunda cihad etmenin, Deccâl ile savaşıncaya kadar devam edeceğini beyan buyurmasıda, cihâdın kıymetli ve çok mühim bir vazife ol­duğuna işarettir. Cihadın en efdalı, zâlim sultanın yanında ve zamanında hakkı olduğu gi­bi söylemek ve yapmakdır. İslâmı alaya aian, ağızlarında geveleyen, islam-dan bahseden veya islâmı yaşayanların hoş karşılanmadığı bir zaman ve mekanda, islâmı savunmak için her çeşit mücâdele ve cihad yolunu tâkib etmek, elbet çok ve çok değerli amellerdendir. Yazıyla, sözle, amelle, maila, mülkle, evlad ve ahfadla bu cihadı yap­maya çalışanlar, elhamdülilflah bugün devam etmektedir, ve kıyamete ka­dar, hem dînimiz bakî kalacak ve hemde hak mücâdelesi devam edecektir Yeterki cenâbu hak, bizleri ve neslimizi bu kıymetli dâvanın birer neferi olarak çalışmamızı ihsan buyursun, devam ettirsin. Amin. Deccâlın gelmesi keyfiyeti hakkında, çok çeşitli rivayetlerle hadîsi şe­rifler vardır. Kıyametin büyük alâmeti olarak beyan edilmiştir. Deccâlın otuz dan fazla olduğuda bâzı hadisi şeriflerde zikredilmiştir. Fakat en büyük ve en azılısı, Deccâlın zuhuru ânında Isa aleyhisselâmın yer yüzüne ineceği ve azgınlıkda son hadde varmış olan Deccâh öldüreceğini bizzat peygamberi­miz buyurmuştur. Ayrıca yukarda geçen 42. hadîsi şerifin izahını dikkatla okuyunuz. Akait kitablarında bu mevzu açık bir ifâde ile yazılmıştır, keza Emâüde şöyledir İsa ilerde gelecektir. Sonra azgın ve çapkın olan Deccâh öldü­recektir.» Bu gerçekler açık iken, bazı sapık fikirliler, Deccâlın zuhurunu ve İsâ aleyhisselâmtn yer yüzüne ineceğini inkâr etmektedirler. Gerçek mümin, böyle sapıklara iltifat etmez. Kader hakkında, ikinci hadîsi şerifin izahına bakınız. [201] Tercümesi 60 - 12 Ebû Hureyre den mervidir, demiştir Resûlullah SAV buyurdu ki Kul, zina ettiği vakit Sman çıkar, sanki başının üstünde gölge gibi olur. Binâenaleyh o amelden zinadan çekindiği vakit, îman ona tekrar döner.»[202] İzahat Hadîsi şerifde beyan edilen hüküm hakkında şu anlayışlar ve İzahat vardır a Mümin, zinayı haram ve günah olduğunu bilip inandığı halde yapar­sa, ondan îmanın nuru ve kemâh çıkar. Zinadan tevbe edrb çekindiğinde îmanın nur ve kemâli tekrar avdet eder. b Zinada bulunan bir müminden, îmanın en büyük ve mükemmel olan şubesi haya, ondan çıkar. Tevbe edib zinadan çekindiğinde îmanın şubesin­den olan haya tekrar avdet eder. c Yahut zina eden bir kişi, sanki kendisinden îman sökülüp çıkan za­vallı kimselerin hali gibi, çirk ve müievvesliğe dalan kimse gibidir. îmanını kirletir, îmanı olmayan kimseye döner, demektir. Zira kâmil îman, sahibine böyle mülevves ve kirli işleri yapdırmaz. d Yahut bu hadîsi şerifi Resulü Ekrem efendimiz, müminleri böyle kö­tülükleri işlemekten kaçındırmak için tekdir ve tahzir için buyurmuştur Zira zinayı haram ve günah kabul ederek işleyen kâfir oîmaz. İmandan çıkmaz. Asî ve günahkâr bir mümin olur. Her ne şekil ve maksadla olursa olsun, zina en kötü ve haram ameller­dendir. Zinaya tevessül eden bir kişi, kendi anasına, kız kardeşine, hanımına halası ve tezyesine başka birisi zina yaparak tecâvuzda bulunmasına gönlü râzî olmaz. Hoş karşılamaz. Başkasının ırzına tecâvüz ederek zinada bulunmak isteyenler, evvelâ bunları düşünmeli ondan sonra ile tecâvuza bakmalı. Böyle şuur ve izanla düşünen bir mümin, asla ve kafa zinaya tevessül etmez. Şu hakîkatı iyi bilmek lazımdır. Zina yapana, zina yapılır, ilin kapısını çalanın, kapısı çalınır. İlin ırzına yan bakanın, ırzına yan bakılır.» Ataların bir sözü vardır. Çalma kapıyı, çalallar kapını.» Evet bu dünya, et kulum bul kulum, dünyasıdır.» Eden bulur. Ama er, ama geç, mutlaka eden, bulur, yapana, yapılır. Zinanın çeşitleri ve şekilleri hakkında gerekli bilgi, ileride seksen altın­cı 86. hadîsi şerifde gelecektir. [203] Büyük Günahla İlgili Üçüncü Fasıl Tercümesi 61 - 13 Muaz den mervidir, demiştir Resûlullah bana on kelime ile vasiyyet etti ve buyurdu ki ; 1 - Yakılmak ve öldürülmek tehdidi ile karşılaşsan dahi, Allahü teâlâ ya hiç bir şeyi şerik koşma, 2 - Ehli iyâlinden ve mâlinden ayrılmayı emretseler dahi. Anana, Ba­bana asla ve kat'â muhalefet isyan etme. 3 - Farz olan namazı bilerek kat'iyyen terk etme; Zira bir kimse bilerek farz namazı ter* ederse, o kimseden Allâhü teâlânm zimmeti sıkor-tası kalkar. 4 - hiç fair suretle şarap içme; Zira şarab, bütün kötülüklerin ba­şıdır. 5 - Mâ'siyet günah işlemekden kaçın; Zira günah işlemekle Al­lâhü teâlânın gazabı sana helâl olur, 6 - İnsanlar helak olsa kırılsa dahi, harp meydanından kaçmakdan çekin. 7 - sen bir memleketin insanları içinde bulunurken, İnsanlara bir hastalıkdan dolayı - ölüm kırılmak isabet ederse, O insanların içeri­sinde sebat et oradan ayrılma, 8- Kendi kazancından ana sermâye ve kârinden aile efradına [İhtiyaçlarını karşılayacak şekilde intak et, 9- Aile efradından edep maksadı ile asanı değneğini kaldırma, 10- Onian aile efradını Allâha karşı gelmekten sakındır.» [204] Tweet Paylaş Vehhabi=Selefiler sahabe-i kiram efendilerimizin yaşadığı ve yaptığı bazı olaylar üzerinden Peygamber Efendimize ve ashabına düşmanlık ediyorlar. Peygamberimiz ve ashabı hakkında edepsizce konuşuyorlar. Bu olaylardan bir tanesi de Peygamber Efendimizin mübarek kanını ve idrarını bir sahabenin içmiş olması. Peygamber Efendimizi tahkir etmek için “Peygamber sidiğini içmişler” benzeri ve burada yazamayacağımız ifadelerle saldıran vehhabi kafalar sahabeyi de aşağılamaya çalışıyorlar. Peki, nedir bu olay? Bir kere Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem kan aldırmıştı ki, Abdullah ibni Zübeyr Radıyallahu anh kanı dökmek için alıp hemen içiverdi. Hakim, El-Müstedrek, No6343, 3/638 Ümmü Eymen Radıyallahu anha da Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellemin idrarını içivermişti. Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onların bu fiiline itiraz etmek bir yana bu sayede cehennemden kurtulduklarını müjdeledi. Hakim, el-Müstedrek, no 6912, 4/70; Taberani, el-Mucemü’l-Kebir, no230, 25/89; Ebu Nu’aym, Hilyetu’l Evliya, 2/67; Ebu Nu’aym, Delailü’n-nübüvve, no 365, 2/444 KAN VE İDRAR İÇMEK HARAM DEĞİL Mİ? Şimdi bu olayı “Resulüllah’ı aşırı yüceltmemek” adına inkâr etmek veya Peygamberimizi ve ashabını tahkir etmek için “kan ve idrar içmek haram değil mi? Sahabe kan mı içmiş” diyenlere cevap verelim… Değerli Müslümanlar! Peygamberler insanlar arasından seçilmişlerdir ancak diğerler insanlar gibi değildirler. Bunu bir kere aklınızın bir kenarına çıkmayan kalem ile yazmanız gerekmektedir. Onların vücutlarına değen ve vücutlarından çıkan her şey de bir bereket vardır. Bakınız Kur’an-ı Kerimde bu konuda ne buyruluyor “Bu gömleğimi götürün de babamın yüzüne koyun ki, gözleri açılsın ve bütün ailenizi bana getirin” dedi. Kervan Mısır’dan ayrılınca babaları, “Bana bunak demezseniz, şüphesiz ben Yûsuf’un kokusunu alıyorum” dedi. Onlar da, “Allah’a yemin ederiz ki sen hâlâ eski şaşkınlığındasın” dediler. Müjdeci gelip gömleği Yakub’un yüzüne koyunca gözleri açılıverdi. Yakup, “Ben size, Allah tarafından, sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim demedim mi?” dedi. Yusuf Suresi 93, 94, 95, 96, Yusuf Aleyhiselam’ın vücuduna değen bir gömlek Kur’an ayetleri ile de sabit olduğu üzere aynı zamanda Peygamber olan babasının âmâ olan gözlerini Allah’ın izniyle açmıştır. Peygamberimiz ise varlığı ile rahmet ve bir nurdur “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” Enbiya 107 “Size Allah’tan bir nur ve apaçık bir Kitap geldi.” Maide/15 Cabir bin Abdillah Radıyallahu anhden rivayet edildiğine göre Resulüllah Efendimiz “Allah’ın ilk yarattığı benim nurumdur” buyurmuştur Abdü’Rezzak, Musannef, Kastalani, Mevahibü’l-Ledünniye 1/71 SANKİ BÜTÜN SAHABELER YAPMIŞ GİBİ! Evet, kan ve idrar içmek caiz değildir ancak Sahabe-i Kiram efendilerimizden sadece iki kişi bunu kendilerinde var olan, coşkun bir aşk sebebiyle yapmışlar, gayri ihtiyari bir refleks ile bu fiili işlemişlerdir. Eğer bu bir günah ise o sahabe günah işlemiş ve hata etmiştir. Günah, insanı dinden çıkarmaz. Hata etmiş ise tövbe eder, af olur. Yaptığını bir hata olarak kabul edecek olsak bile bu kimsenin haddine değil Resulüllah’ın “cehennem ateşi dokunmayacağı” ile müjdelemesi yine bizler için eleştiri kapısını kapatmaktadır. Diğer bir mesele ise bunun sadece bir kere yaşanmış olmasıdır. Yani bu devamlı tekrar eden bir olay değildir. Dolayısıyla bir ya da iki sahabenin yaptığı fiil ile bütün sahabeleri tenkit etmek veya Peygamberimizi tahkir etmeye çalışmak “bir Müslümanın” takınacağı tavır değildir. O’NUN HERŞEYİ BEREKETTİR Kaldı ki, o bir nurdur ve vücuduna değer her şey bereket sebebidir. Hudeybiye anlaşması yapıldığı senede Kureyş, Urve bin Mes’udu Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gönderdiğinde, ashabının O’na yaptığı tazimlerden çok acayip şeyleri gördüğünde şöyle demiştir “Abdest alınca artan suyunu almak için koşuşurlardı, öyle ki neredeyse bunun için birbirleriyle vuruşacaklardı. Tükürdüğü veya sümkürdüğünde, avuçlarıyla onu kaparlar ve yüzlerini ve bedenlerini onunla ovarlardı. O’ndan bir kıl düşse, hemen süratle onu kaparlardı. Onlara bir iş ile emretse, sür’atle emri yapmaya koşarlardı. Bir söz söylese, yanında seslerini kısarlardı. O’na karşı tazimlerinden dolayı bakışlarını O’na yöneltmezlerdi.”Buhari 1/67 Kureyş’in yanına dönünce şöyle demiştir “Ey Kureyş topluluğu! Ben, Kisra, Kayser ve Necaşi’ye saltanatları vaktinde gittim, Allah’a yemin olsun ki ben, bunlardan hiç birinde, Muhammed’in ashabı içindeki durumu yani O’na gösterdikleri hürmet gibisini görmedim.” Peygamber Efendimiz de kendi mübarek saçı ile bereketlenilsin diye dağıtırdı Bu hadisi Müslim, İbn Sîrîn’den şu lafızla rivayet etmiştir Hazreti Peygamber, şeytan taşlayıp kurbanını kestikten sonra berber onun saçının sağ tarafını kesti. Sonra Hazreti Peygamber Ebû Talha’yı çağırarak saç kıllarından ona verdi. Sonra berber saçın sol tarafını kesti. Hazreti Peygamber sol tarafın kıllarından da Ebû Talha’ya vererek şöyle buyurdu “Bunları insanlara dağıt.” [ Müslim, Hac, 56. Çev.] Abdülkasım bin Me’mun hazretlerinin yanında, Peygamber efendimizin bir çanağı vardı. Bundan su verdiği hastalar şifa bulurlardı. Peygamber efendimiz abdest aldığı zaman, Eshab-ı kiram, Onun abdest suyuna dokunmak ve düşen bir kılını almak için yarışırlar ve bununla bereketlenirlerdi. O da bu hareketlerini kabul buyururdu. Hatta, mübarek başını tıraş ettiği zaman, bereketlenmek için, mübarek saçını, Eshabı arasında paylaştırmasını Ebu Talha hazretlerine emrederdi. Buhari Onun vücudundan çıkan teri misk gibi güzel kokar, vücuduna değen şey şifa verirdi Resulullah efendimiz aleyhisselam çarşıya çıkıp, bir entari satın aldı. Giderken gördü ki, bir a’ma oturmuş, “Allah rızası için ve Cennet elbiselerine kavuşmak için, bana kim bir gömlek verir” diyordu. Almış olduğu entariyi buna verdi. A’ma, entariyi eline alınca, misk gibi güzel koku duydu. Bunun, Resulullah efendimizin mübarek elinden geldiğini anladı. Çünkü, Resulullahın bir kere giydiği her şey, eskiyip dağılsa bile, parçaları da misk gibi güzel kokardı. Âmâ dua ederek, “Ya Rabbi, bu gömlek hürmetine, benim gözlerimi aç” dedi. İki gözü hemen açıldı. Zad-ül Mukvin HADİS ÜZERİNDEN PEYGAMBER DÜŞMANLIĞI Yukarıda da beyan ettiğimiz üzere İslam’ı tahrif, Peygamberi tenkıs, sahabeyi tahkir etme gayreti içerisine girenler bu gibi hadiseleri bahane ederek alay edici bir üslup ile yazılar kaleme almakta, kinlerini bu şekilde kusmaktadırlar. “Peygamberimizi aşırı yüceltici” olduğu gerekçesi ile kimisi hadisleri inkar etmekte, kimisi sahabelere saldırmaktadırlar. Peygamberimizin kabrine dönmeyi, şefaat istemeyi bile şirk sayan bu zındıklar, maalesef aşktan ve muhabbetten yoksundurlar. Bu yüzden sahabeyi anlayamazlar. Sahabe-i Kiramın Resulüllah Sallallahu Aleyhi ve Selleme olan aşkı gerçekten de dikkate şayandır Resulüllah efendimizin azatlısı Sevban Radıyallahu nah Resulüllah’a karşı çok muhabbetli olup, O’nsuz hiç durmazdı. Bir gün rengi değişmiş ve yüzünde üzüntü eseri olduğu halde Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in huzuruna geldiğinde, Resulüllah Sallallah Aleyhi ve Sellem ona “Senin rengini ne değiştirdi” diye sordu. O da “Ya Resulallah! Bende hiçbir hastalık ve ağrı yok. Ancak seni görmediğim zaman, tekrar sana kavuşuncaya kadar çok sıkıntı çekiyorum. Sonra ahireti düşündüğümde seni hiç göremeyeceğimden korkuyorum. Çünkü sen Peygamberlerin makamına yükseleceksin, ben ise cennete girsem de, senin makamından daha aşağı bir mertebede olacağım. Cennete giremezsem, o vakit seni ebediyen göremeyeceğim” diye cevap verince “Her kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, işte onlar, Allah’u Teâlâ’nın kendilerine in’am ettiği peygamberler, sıddiklar, şehitler ve Salihlerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaştırlar.” Nisa suresi 69 ayet-i celilesi nazil oldu. Begavi, Me’alimü’t-Tenzil 1/450; Ebu ishak es-Sa’lebi, El-Keşfü ve’l beyan, 3/341; Kurtubi, el-Cami’u li ahkami’l Kur’an; 57175, Vahidi, esbabü’n-nüzul, No334, sh 168; Ebu Hayyan, el-bahru’l Muhit, 37286 -VEHHABİ=SELEFİLERE CEVAPLAR İÇİN TIKLAYIN- 1. Bölüm Yüceler Yücesi Cenâb-ı Hakk’ın Resûl-i Ekrem’in Şân ve Şerefini Yüceltmesi 2. Kısım Allah Teâlâ'nın, Resûl-i Ekrem'e Beden ve Huy Güzellikleri, Din ve Dünya Üstünlükleri Vermesi Elhamdülillahi rabbil alemin. Vessalatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin ve alihi ve sahbihi ecmain. Pek kıymetli kardeşlerim, Şifa-i Şerif dersimize başlıyoruz. Geçen dersimizde Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin nezafetinden, temizliğinden bahsediyorduk. Konumuzu bitirememiştik. Şimdi kaldığımız yerden devam edeceğiz. Faslum fi nezafetihi diye başlıyor dersimiz. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin vücudundan çıkan bazı atıkların temiz olduğu konusundaki görüşleri, rivayetleri okuyorduk. Şurada kalmıştık Peygamber Efendimizin, sallallahu aleyhi ve sellem, mübarek vücudunun temizliğini gösteren hususlardan biri de şudur Derslerimizde sık sık geçen, en çok hadis rivayet eden bir sahabi vardı. Ebu Said El Hudri. Ebu Said, El Hudri'nin babasından bahsedeceğiz. Malik Bin Sina. Allah ondan razı olsun. Bu sahabi, Uhud gazvesinde bulundu ve biliyosunuz Efendimiz Sallallahu aleyhi ve sellem, Uhud Savaşı'nda yaralanmıştı. Mübarek vücudundan kan aktı. Bu Malik Bin Sinan Hazretleri de, Efendimizin mübarek vücudundan akan kanı emdi ve onu yuttu. Yani, temizlemek için orayı. Ve Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, bunun karşısında ne yaptı? Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bu Malik Bin Sina'nın kendi kanını emdiğini, mübarek kanını emdiğini görünce, hoş gördü, bir şey söylemedi. Ve hatta şöyle buyurdu Len tuhibehun nar. Artık onu cehennem ateşi yakmaz, buyurdu. Artık, onu cehennem ateşi yanlam, Malik Bin Sinan El Ensari eE Hudri bu savaşları Uhud Savaşı'nda şehit düşmüştür. Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellemin mübarek kanının temiz olduğunu gösteren bir başka misal veriyor. müellifimiz Kadı İyaz, Allah ondan razı olsun. Diyor ki; yani şunu anlatıyor burada bize, Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir gün hacamat oluyordu. Yani kan aldırıyordu. O sırada Abdullah Bin Zübeyr yanına geldi. Abdullah bin Zübeyr, Medine'ye hicret ettikten sonra doğan ilk çocuk. Muhaciri'nin ilk çocuğu. Hz. Ebubekir'in de torunu. Annesi Hazreti Esma. Yani, Hz. Ayşe'nin ablası Esma. Onun oğlu. Abdullah ibni Zübeyr, Efendimizin yanına geldi. Peygamber Efendimiz, Ona, Abdullah'a aldırdığı kanı verdi. Abdullah dedi, bu kanı al, kimsenin görmediği bir yere dök, dedi. Böyle bir talimat verdi. Sonra, Abdullah kanı aldı, götürdü, içti, döndü, geldi. Çabuk gelince Efendimiz, ne oldu Abdullah dedi? Döktüm dedi Ya Resulallah, buyurduğunuz gibi hiç kimsenin görmeyeceği bir yere döktüm, dedi. Yoksa içtin mi dedi Efendimiz. Evet içtim ya Resulallah. Fekale Aleyhisselam. Bunun üzerine Efendimiz ona şöyle buyurdu Insanların, sana yapacağı şeylerden dolayı, vay senin haline. Senin onlara yapacağın şeylerden dolayı da, vay onların haline, buyurdu. Yani, sen benim kanımı içtin, vücudun çok dayanıklı olacak. Bir takımr insanlarla aranda mücadele olacak. Vay onların haline ve vay senin haline, buyurdu. Ne oldu? Muaviye Radıyallahu Anh, biliyorsunuz vefat etmeden önce oğlu Yezid'i yerine halife tayin etti. Abdullah ibni Zübeyr, ona biat etmedi. Yezit, Abdullah'ın biat etmesi için çok baskı yaptı, etmedi. Sonra, Emevilere isyan etti Abdullah. Ve Mekke, Medine ve civarını kendine bağladı, halifeliğini ilan etti. Efendim. Onlara karşılık ben halifeliyim, dedi. Ve 7 yıl onları uğraştırdı. Onları sokmadı Medine'ye ,Mekke'ye sokmadı. Önce onlar Medine'yi aldılar. Sonra Mekke'ye geldiler. Mancınıklarla dövdüler Mekke'yi, Kabe'yi yıktılar. İşte o sırada Abdullah Bin Zübeyr de şehit oldu. Gerçekten de Efendimizin buyurduğu gibi, öldüremediler onu kolay kolay. Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem, Abdullah ibni Zübey'in kanını emmesini yadırgamadı. Yani niye emdin diye onu hesaba çekmedi. Bu olay bize neyi gösteriyor. Resulü Ekrem Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimizin, mübarek vücudundan çıkan şeylerin temiz olduğunu Söyleyenlerin görüşünü tasdik ediyor. Efendimiz Sallallahu aleyhi Vesellemin mübarek vücudundan çıkan şeylerin temiz olduğunu gösteren bir başka olay daha vardır. Bu nedir? Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellemin idrarını içen kadın olayı var. Efendim, Bereke. Atlı, Hanım Sahabi hakkında anlatılıyor bu. Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem, ona buyurdu ki artık bundan sonra bir daha karnın ağrımaz. Evet. Şimdi bu olay nasıl oldu? Hatırlayacaksınız ama. Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yattığı sedirin altına ağaçtan bir kap konuyordu. Efendimiz sıkıştığı vakit o idrarını o kaba yapıyordu. Tekrar sedirin altına koyuyordu. Bu Bereke Hanım, Efendimizin hizmetkarlarından. Bunun Ümmü Eymen olduğu da söyleniyor. Bir gün kalkmış susuz. luk çekmiş, efendim susamış iyice. Sağ sola elini atarken bir kap gelmiş. Bu galiba su kabı demiş ve içmiş. Su zannederek içmiş. Efendimiz de onun anlattğıı bu olayı duyunca gülüyor. Eh, bundan sonra artık karnın ağrımaz senin buyuruyor. Şimdi, Efendimizin kanını, Efendimiz'in idrarını içen kimselerin kimselere Efendimiz bir şey söyledi mi? Evet. Diyor ki Kadı İyaz Hazretleri, Sultanı Enbiya efendimi kanını ve idrarını içen kimselere, efendim, ağzınızı yıkayın buyurmamıştır. Madem içtiniz, ağzınızı yıkayım buyurmamıştır. Ve onlara sakın bundan sonra bir daha böyle bir şey yapmayın diye de tembihde bulunmamıştır. Bu da, Vücudundan çıkan şeylerin temiz olduğunu gösterir, Diyor Kadı İyaz. Ses gitti mi? Ömer? Evet. Efendimiz'in idrarını içen kadın, yani Bereke hakkındaki hadis sahihtir. Bu hadis sapasağlam bir hadistir. Güvenilir bir hadistir. Darekutni diye bir alim var. Hadis alimi. Efendim, Günümüzde hadisleri tenkit etmeye malkan kişilerin tutamağı olan bir alim. İmam Buhari'yi, İmam Müslim'i ravileri açısından tenkid ettiği olmuştur. Yani şu raviyide şöyle bir kusur var diye. Hadiin metnini tenkit etmemiş de, ravileri tenkit ettiği olmuştur. Darekutni, Buhari ve Müslim'i bu hadisi niye kitaplarınıza almadınız diye tenkid etmiştir. Bu sahih bir hadistir. Yani Efendimiz'in idrarını içen kadın olayı sahih bir olaydır. Bunu da kitabınıza almanız gerekirdi. Çünkü çok sahih bir olaydır, diyor. Onları sahihlerine almadıkları için tenkid etmiştir. Resulü Ekrem'in idrarını içen kadının adı Bereke'dir. Sahabeler arasında birkaç Bereke var. Acaba bu hanım hangisidir diye ihtilaf edilmiştir. Şu mudur, bu mudur diye. Bu Bereke'nin, Peygamber Efendimizin hizmetkarı olan Ümmü Eymen olduğu da söylenmiştir. Onun adı da Bereke. Ümmü Eymen onun künyesi. Demin anlattığım olayı söylüyor. Bereke Radıyallahu Anha. Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellemin diyor, geceleyin yattığı sedirin altına ağaçtan yapılmış bir kap konurdu. O da küçük abdestini bu kaba yapardı. Efendimiz bir gece bu kaba abdestini, küçük abdestini bozdu. Sonra bu kapta idrar göremedi. Sabahleyin kalktı, ona baktı, yani döktürmek için, götürüm dökün diye. Idrar göremeyince, hizmetkârı Bereke'ye buyurdu ki; bu kabın içindeki şeyi ne yaptın Bereke? Bereke de ona şu cevabı veriyor. Diyor ki, Ya Rasulallah, geceleyin susamıştım. O kabın içinde ne olduğunu bilmiyordum. Onu su zannettim içtim. Evet. Hakim var. Hadis kitabı ile El-Müstedrek adlı hadis kitabı ile meşhur bir zattır. O da yani şu hadisler sahihtir, Buhari, Müslim bunları kitabına alması gerekirdi. Niye almamışlar diye birtakım hadisleri tespit etmiş. O zat bu. Ses gitti değil mi? Ömer ses gitti. Evet. Evet, Hakim'in El-Müstedrek'indeki rivayetten öğrendiğimize göre, Ses yok. Biraz var ama işte. Evet. Peygamberi Zişan Efendimiz, bu sözleri duyunca azı dişleri görününceye kadar gülmüş, sonra da Bereke'ye artık, bundan sonra senin karnın ağrımaz buyurmuş. Bu Bereke'nin rivayet ettiği bu hadisi tabiin neslinden olan, tefsi,r hadis, fıkıh ve kıraat alimi var. İbni Cüreyc. Hicri 150 tarihinde vefat etmiş bir alim. O ve başka muhaddisler, bu hadisi rivayet etmişlerdir. Müellifimiz Kadı İyaz, bize bir bilgi daha veriyor kıymetli kardeşlerim. Ve diyor ki Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem doğduğunda, sünnet edilmişti. Ve göbeği kesilmişti, diyor. Efendimiz, doğduğu vakit hem sünnet edilmiş olarak, göbeği kesilmiş olarak, doğuyor. Bu konuda başka rivayetler de var. Bu rivayetlerden birine göre, Efendimiz, süt annesinin yanındayken Efendimizin kalbini yarıp, kalbini temizleyen, göğsünü temizleyen Melek, aynı zamanda sünnet de etmiştir onu, Böyle bir rivayet de var. Bir başka rivayete göre ise, Efendimiz doğduktan 1 hafta sonra, onu dedesi Abdulmuttalip sünnet ettirmiştir. Böyle bir rivayet de var. Demek ki, bu konuda muhtelif rivayetler var. Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem'in annesi Hazreti Amine'nin şöyle dediği rivayet ediliyor. Ben onu, oğlumu Muhammed Aleyhisselam'ı, dünyaya getirdiğimde, vücudunda kan ve kir izi yoktu, diyor. Vücudunda hiçbir kan izi, kir izi yoktu. O tertemiz bir şekilde doğdu, diyor. Evet böyle diyor. Ben onu dünyaya getirdiğimde, vücudunda kan ve kir izi yoktu diyor. Yani o tertemiz bir şekilde doğru diyor. Şimdi bir başka husus. Bir başka husus. Bunu da bize annemiz Hazreti Aişe Radıyallahu Anha anlatıyor. Hz. Aişe annemiz buyuruyor ki; Ben Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellemin avret mahallini, mahrem yerini hiç görmedim. Ümmeti Muhammed'i kurtaran, Efendimizin şu hadisi şerifidir. Yani, bu hadisi şerif, okuyacağım hadisi şerif olmasaydı, ümmeti Muhammed'in işi de gerçekten zordu. Efendimiz buyuruyor ki; karın ve cariyen dışında avret mahallini hiç kimseye gösterme. Yani demek ki insanın avret mahallini, eşi görebilir. Efendimiz, bunda bir sakınca olmadığını söylüyor. Ebu Davud'un Sünen'inde, hammam bahsinde bu hadisi şerif rivayet edilmiş. Daha evve okuduk. Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem, benim avrat mihallemi gören Kimsenin gözü kör olur, buyuruyor. Onun için kendisi, hanımlarına da bu edebi öğretmek için onlara bakmıyor. Onlar da onun avret mahalline bakmıyorlar. Hz. Ali şöyle bir hadis rivayet ediyor. Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem, kendisini benden başka kimsenin yıkamamasını vasiyet etti diyor. Sadece benim yıkamamı vasiyet etti. Sonra da şöyle buyurdu diyor Benim mahrem yerimi kim görürse onun gözü kör olur. Onun için, ona da tembih ediyor ki, şöyle yap, böyle yıka diye tembih ediyor. Tabiin müfessirlerinden İkrime El Berberi var, bu hadisi o rivayet ediyor. O Abdullah ibni Abbas radıyallahu anhumanın şöyle dediğini duymuş Bize naklediyor. Demiş ki; İbn Abbas, bir gün Resûl-i Ekrem Sallallahu Aleyhi Vesellem uyuyordu. Mübarek ağzından uyurke,n puf puf diye sesler çıktı. Uykuya dalan insanın ağzından öyle sesler çıkar ya. Pufff tarzında, onun da ağzından öyle sesler çıktı. duyuldu. Sonra kalktı ve abdest almadan namaz kıldı diyor. Efendimiz bunu nasıl açıklamıştı? Benim gözlerim uyusa da kalbim uyumaz. Yani abdestimin bozulup bozulmadığını ben bilirim, buyurmuştu. Tabiin müfessiri İkrime El Berberi, bu hali şöyle izah ediyor. Peygamber Efendimiz uyuduktan sonra abdest almadı. Çünkü o Allah tarafından korunmuştur. Yani benim gözüm uyusa da kalbim uyumaz derken, Allah Teala Hazretlerinin abdestinin bozulup bozulmadığını kendine bildirdiğini, abdestinin bozulmasına meydan vermediğini Allah Teala'nın gösteriyor o söz. Gördüğümüz gibi sevgili kardeşlerim, Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem farklı bir insan. O da bir insan değil miydi? diyorlar. Evet bir insandı hiç şüphe yok. Kendisi de söylüyor. Kur'anı Kerim de söylüyor. Od a bir insan ama farklı bir insan. Elmas da bir taştır ama herhangi bir taşa benzemez değil mi efendim. Onun gibi Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem de bir insan ama hiçbir insana benzemez, farklı bir insan. Allah Teala'nın övüp de yarattığı, özel surette yarattığı bir insan. Şimdi farklı bir bahse geçiyoruz güzel kardeşlerim. Bunu da bitiremeyeceğiz bu bahsi böyle bir bahsi bitirip ötekine başlayarak gideceğiz ister istemez. Çünkü zamanımız sınırlı, efendim. Bu fasılda Resûl-i Ekrem Sallallahu Aleyhi Vesellemin aklının mükemmel olduğunu okuyacağız. Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellemin aklının farklı bir akıl olduğunu okuyacağız. Zekâsının çok üstün olduğunu göreceğiz. Zeki ama farklı bir zeka. Duyularının çok kuvvetli olduğunu göreceğiz. Görme duyusunun, işitme duyusunun ve diğer duyularının. Dilinin, fasih yani konuşmasının çok düzgün olduğunu göreceğiz. Hareketlerinin mutedil, yani ölçülü olduğunu göreceğiz. Sallallahu Aleyhi Vesellem. Kadı İyaz diyor ki; Efendimiz Aleyhisselamın mükemmel bir akla, sahip olduğuna, onun üstün zekaya sahip olduğuna gelince. Ayrıca kuvvetli duyulara sahip olduğuna gelince, düzgün ve kusursuz konuştuği bahsini ele alacağız. Buna gelince hareketlerinin pek ölçülü olduğu bahsine gelince, dış görünüşünün son derece güzel olduğu bahsine gelince, Seyyidi Kainat Efendimiz, insanların en akıllısı ve en zekisiydi. Bu konuda hiçbir şüphe yoktur, diyor müellifimiz. Şimdi göreceğiz, misalleri ile göreceğiz. Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bu hususlarda diğer insanlarla mukayese edilemeyecek derecede ileri olduğunu, okuyacağız, göreceğiz. Diyor ki müellifimiz, bir kimse şu hususu bir düşünse, herhangi bir insan şunu düşünse. Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellemin emsalsiz şemaili, yani görünümü ile üstün ahlakı ile insanların görünen ve görünmeyen yanlarını, ve işlerini mükemmel anlayışıyla nasıl kavradığını bir görse. Bir insan Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellemin mükemmel anlayışıyla, insanların çözülmeyi bekleyen bir takım işlerini nasıl kavrayıp çözdüğünü görse. Insanların hem avamının, halk tabakasının, hem havasının yani toplumun ileri gelen tabakalarının mükemmel bir şekilde Onun tarafından nasıl yönetildiğini bir görse, Bir kimse diyor, müellifimiz, Kainatın Efendisi'nin bütün bu saydığımız işleri toplumda hiçbir eğitim almadan yaptığını bir düşünse. Bir okuldan mezun olmamış. Herhangi bir kimseden bu konuda bir eğitim almamış. Bunu bir düşünse. Bir tecrübesi olmadan, Hatta hiçbir kitap okumadan. Çünkü Efendimiz ümmiydi biliyorsunuz. Bu işleri asıl yaptığını bir insan bir düşünse, diyor. Yaptığı o başarılı işleri bir okulda okumadan veya bir kitap okumadan nasıl yaptığını bir zihninde canlandırsa. Bunları bir düşünse, işte o zaman, Fahri Cihan Efendimizin, Sallallahu Aleyhi Vesellem, ne muazzam bir akla sahip olduğunu görür. Onun, ne üstün bir anlayışa ve kavrayışa sahip olduğunu kesin surette anlar, diyor. Bu işler, onun yaptığı bu işler bir eğitimden geçmeden, birinden efendim, okumadan, bir kitaptan öğrenmeden bu işleri nasıl böyle başarıyla yapıyor diye bir insan Bir düşünse, efendim, anlar ki Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem pek üstün bir akla sahiptir, pek mükemmel bir kavrayışa sahiptir. Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellemin saydığımız bütün bu meziyetlere sahip olduğunu anlamak için, daha başka bir şey söylemeye hacet yoktur. Tabiin alimlerinden Vehb İbni Münebbih var. Önde gelen alimlerdendir. Hicri 100 tarihinde vefat etmiş, yani Efendimizden 90 sene sonra vefat etmiş bir alim. Bu zat, ehli kitabın eserlerinden yaptığı nakillerle tatınır. Bir tarihçidir aynı zamanda. Şöyle diyor, Vehbi İbni Münebbih. Ben şimdiye kadar, 71 Kitap okudum diyor. Ehli kitabın yani Hristiyanların alimleri tarafından yazılmış olan kitapları ve başka kitapları okudum. Bu 71 kitapta şunu gördüm. Sultanı Enbiya efendimiz en akıllı insandı ve en üstün görüşlü insandı. Bu kitaplarda bundan bahsediliyor, yani bir peygamber gelecek. Onun şu şu meziyetleri var diye onu tanıtacak, ki doğrudur. Nitekim Efendimiz, Sallallahu Aleyhi Vesellemin de belirttiği gibi onlar, Peygamber Efendimizi kendi çocuklarından daha iyi tanırdı. Efendimizin vasıflarını, özelliklerini çok iyi bilirler. Yani bir peygamber gelecek. Kaşı şöyle, gözü böyle, sözü böyle, sohbeti böyle. Vücut yapısı söyledi biliyorlar ve Efendimizi çocukluğunda gören papazlar hemen tanıyorlar. Ama İnanmıyorlar o ayrı bir şey. İman ayrı bir iş çünkü. İman Allah'ın bir lütfudur. Çeşitli misallerini gördük. Yahudilerin önde gelen alimlerinden biri, kardeşiyle beraber efendimizi denemeye geliyor. Sorular soruyor. Cevaplar alıyor. Sonra evlerine gidiyorlar. Kardeşi soruyor; Abi, bu o mu? Beklenen peygamber mi? Evet diyor, O. Inanacak mıyız? Hayır, diyor. Ona inanmayacağız. Ona düşman olmaya devam edeceğiz, diyor. Anlamışsın ya, o beklediğimiz peygamber. Ama onlar bekliyordu ki İsrailoğullarından çıkacak. Yahudilerin arasından çıkacak bir peygamber. Arapların arasından çıkınca onlar bozuldular bu işe. Bir başka rivayette de, bu tabiin alimi, Vehb İbni Münebbih'in şöyle dediği belirtiliyor. Bu, İbni Vehb diyor ki, Vehb İbni Münebbih, Vehb İbni Münebbih, ben okuduğum bu kitaplarda şunu gördüm diyor. Allahü Teala'nın, Peygamber Aleyhisselam'a verdiği akılla Allah Teala'nın ilk yarattığı insandan, en son yaratacağı insana varıncaya kadar, yani Hazreti Adem'den dünyanın en sonunda yaratılacak insana varıncaya kadar hepsine Allah Teala'nın verdiği akıllar ile Efendimizin aklı mukayese edilecek olsa, Efendimizin aklının yanında bütün insanların akılları dünyadaki kumların yanında bir tek kum tanesi gibi kalır. Efendimizin aklının, zekâsının, anlayış ve kavrayışının yanında bütün yaratılmış veya yaratılacak insanların akılları mukayese edilecek olsa Dünyadaki kumların yanında bir tek kum tanesi kadar basit kalır onların akılları demiş Vehb İbni Münebbih. Bir de tabiinlerin meşhur müfessiri var. Tefsir alimi. Mücahit bin Cebr. Bu da 103 tarihinde vefat etmiş. Efendimizden 93 sene sonra vefat etmiş. Efendimizden, vefatından bir süre sonra doğmuş birçok Ashab-ı Kiram ile görüşmüş. Mücahit diyor ki; Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem, namaza kalktığında, namaza durduğunda arkasında da cemaat namaza durduğunda, önündeki bir şeyi nasıl görüyorsa arkasındakileri de aynı şekilde görürdü. Önündeki herhangi bir şeyi nasıl görüyorsa, Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem, veya önündeki cemaati nasıl görüyorsa, arkasında bulunan cemaati de aynı şekilde görürdü, diyor. Kuranı Kerim'deki, Allah Teala'nın şu ayeti kerimesi de böyle imza edilmiştir. Şuara Suresinin 219. ayeti kerimesidir bu. Bu ayet de anlattığımız manada tefsir edilmiştir. Yani sen cemaatle namaz kılarken, eğilip doğruldum zaman gözümle cemaati takip edişini Allah teala görmektedir. Ve tegallübeke fis sacidin ayeti kerimesini böyle açıklamış müfessirler. Evet. Allah Teala ona böyle bir özellik vermiş. Efendimizin neyi, nasıl gördüğüne dair çeşitli rivayetler okuyacağız. İmam Malik'in, Maliki mezhebinin imamı İmam Malik'in, El-Muvatta diye bir hadis kitabı vardır. Çok meşhur bir hadis kitabıdır. Çok değerli bir kitaptır. Efendim. Bu kitap, Sahih-i Buhari, Sahihi Müslim yazılmadan önce yazılmış bir kitaptır. İmam Şafi, tabii erken vefat etmiş bir alim. Sahihi Buhari, Sahihi Müslim'i görmemiş. İmam Malik'in bu El-Muvatta adlı kitabını okumuştur. Talebesidir çünkü, İmam Şafi, İmam Malik'in talebesidir. Diyor ki, Kur'an-ı Kerim'den sonra en sahih kitap Muvatta'dır. Daha sonra alimler demişlerdir ki, haklıdır. Çünkü o Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim'i igörmemiştir. Ve İslam alimlerinin büyük çoğunluğu şu hususta fikir birliği, görüş birliği etmişlerdir ki, Kur'an-ı Kerim'den sonra en sahih kitap Sahih-i Buhari'Dir. Ondan sonra Sahih-i Müslim'dir. Evet. Peki Muvatta'dan bahsettik. İmam Maliki Muvatta'ında şöyle bir hadis varmış. Efendimiz buyurmuş ki; Ben sizi arkamdan da görürüm, buyuruyor. Ben sizi, arkamdan da görürüm. Gözümü dönüp, yönümü dönüp size bakmasam bile ben sizi görürüm. Bu hadisin bir benzeri daha vardır. O da, Enes İbni Malik tarafından rivayet edilmiş olup Sahihayn ne demek sevgili kardeşlerim? İki sahih kitap demektir. Sahihi Buhari ve Sahihi Müslim. Bunları öğrenelim ve unutmayalım. Kur'an-ı Kerim'den sonra güveneceğimiz en sahih iki hadis kitabı, hangileri imiş? Sahihayn imiş. Sahihayn ne demek? İki sahih kitabı demek. Yani Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim. Bu hadisin bir benzeri de oradaymış. Nasılmış oradaki rivayeti acaba? Bu hadisin aynı manada bir benzeri var. Bunu Hz. Aişe rivayet etmiştir ve şöyle demiştirb Fahri Alem Efendimizin arkasında bulunan insanları görmesi, Allah Teala'nın ona verdiği büyük bir lütuftur, diyor Hazreti Aişe. Bu lütuf, onun gerçek peygamber olduğunu gösterir diyor. Evet, Amenna, öyledir. Allah Teala hiç kimseye vermediği özellikleri ve güzellikleri ona vermiştir. Bu, arkasındaki cemaati önündeymiş gibi görmesi özelliği de bunlardan biridir. Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem, konumuzla ilgili bir başka rivayette de şöyle buyurmuştur. Ben önümden nasıl görüyorsam, arkamdan da aynı şekilde görürüm, buyurdu. Başka misaller göreceğiz, eski bilgilerinizi de yenileyeceğiz. Endülüslü bir alim var sevgili kardeşlerim. Vaki bin Mahlet. Çok meşhur bir alim. Biliyorsunuz, elimizdeki hadis kitapları içerisinde en çok hadis ihtiva eden kitap hangisidir? Ahmed bin Hanbel'in Müsnedi'dir. 30 bine yakın hadis ihtiva eder. Vaki Bin Mahled'in de müsnedi var, ama maalesef günümüze geldiğini bilmiyoruz. Belki geldi bir yerlerdedir. Ama elimizde değil yani. Yani biri kütüphanede olduğunu bilmiyoruz. Bu alim çok meşhur bir alim. Peygamber Efendimizin hadisleri toplamak için, Endülüslü dedim. Doğu İslam dünyasına gidiyor, 34 yıl hadis öğreniyor. Ben vaktiyle anlatmıştım Şifa dersinde yine. 34 yıl. Belli bir zaman sonra gidiyor Endülüs'e. Öğrendikleri hadisleri orada rivayet ediyor. Sonra tekrar dönüyor, gitmediği yerlere gidiyor. Ahmet Bin Hanbel ile ilgili şeyini anlatmıştım size. Ahmet Bin Hanbel'e hapis cezası verilmişti, devrin halifesi. Dışarı çıkmayacaksın. Hadis okutmayacaksın diye onu cezalandırmıştı. bu zat geliyor ve Ahmet bin Hanbel'e diyor ki, ben sizden hadis öğrenmek için ta Endülüs'ten geldim. Ahmet Bin Hanbel diyor ki, benim hadis okutmam yasak. Sana okursam beni de seni de cezalandırılırlar. Ama diyor, ben başkaları gibi değilim ki. Taa Dünyanın öbür ucundan geldim. Öyleyse diyor her gün, kapıya gel sadaka istiyormuş gibi, dilenciymiş gibi. Dilenci kıyafetinde gel. Ben sana her gün üç hadisrivayet edeyim, diyor. Daha fazla olmaz. Böyle bir insan bu Baki bin Mahled. Topladığı hadisleri böyle toplamış bir insan. Evet. Baki bin Mahled, bu sözünü ettiğimiz eserinde Hz. Aişe'den şöyle bir hadis rivayet etmiş. Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem diyor Hz. Aişe, Efendimizin en iyi bilen insan. Aydınlıkta nasıl görürse karanlıkta da aynen öyle görürdü, diyor. Aydınlıkta nasıl görürse, karanlıkta da aynı netlikte görürdü, diyor. Resulü Kibriya Aleyhi Ekmelüt Tahaya Efendimiz Hazretlerinin, melekleri ve şeytanı gördüğüne dair çeşitli rivayetler var diyor müellifimiz. Hani hatırlarsınız, Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem bir gün şeytanı yakaladım diyor, efendim, Ben namaz kılarken bana musallat olmuştu. Ben de tuttum yakasından. Istedim ki, mesciddeki bir direğe bağlayayım, Ertesi gün ashab-ı Kiram da onu görsün. Fakat Süleyman Aleyhisselam'ın duasını hatırladım. Demişti ki diyor, Yarabbi bana öyle bir nimet verki, kimseye nasip olmasın. Nitekim Süleyman Aleyhisselam biliyorsunuz şeytanlarla görüşür ve onları çalıştırırdı. Cinlerle. Şeytan cindir zaten. Efendim, Onlara saraylar, köşkler yaptırırdı ve başka emirler verirdi, yaptırırdı. Bunu hatırladım diyor. Süleyman Aleyhisselam mademki böyle dedi. Ben de şeytanı bağlamayayaım dedim serbest bıraktım diyor. Efendimiz, Sallallahu Aleyhi Vesellemin melekleri ve şeytanı gördüğüne dair çok hadisi şerif var. Biliyorsunuz Habeşistan kralı Necaşi var. Bu cümle de pek doğru değil ama, kurduğum cümle. Çünkü Necaşi kral demektir. Habeşistan Kralının adı, biz Padişaha, efendim, Sultan deriz, değil mi efendim? Bizanslılar Kayzer der. Kayzer. Efendim, İranlılar Kisra der. Habeşliler de karala Necaşi derler. Biz de hep necaşi, necaşi dendiği için adamın adıymış gibi geldi, Değil yani. Eshame vefat ettiğinde, Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem, onun cenaze namazını kıldırdı. Ashabına buyurdu ki, bugün Habeşistan'da bir kardeşiniz vefat etti. Salih bir kimse olan Eshame vefat etti. Haydi onun cenaze namazını kılınız buyurdu. Kendisi İmam oldu ve onun namazını kıldırdı. Ama tabi cenaze Onun önüne geldi, Efendimizin. Ashabı Kiram görmüyor cenaze namazı kıldıklarını düşünüyorlar onlar. Daha Efendimiz, çabucak şunu, izah edeyim, az bir şey kaldı, Efendimiz, Sallallahu Aleyhi Vesellem biliyorsunuz Miraç'a çıktığı vakit kafirler inanmadılar. Ne dediler? Yalan söylüyorsun dediler. Hadi doğru söylüyorsan, yani Beytülmakdise, Kudüs'e gittiğini, oradaki camide namaz kıldığını söylüyorsun, Anlat bize, nasılmış o cami dediler. Efendimiz de buyuruyor ki, Allah Teala camiye Kudüs'teki camiyi gözümün önüne getirdi, Ben de bakarak anlattım, Kapısı şurada. Kaç tane kapısı var? Kaç tane penceresi var, saydımn onlara söyledim. Şurada şu var deyince mı? Yok, hayır, inanmadılar. Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellem, Medine'ye hicret ettiği vakit, ilk olarak ne yapt?ı Bir mescit yaptırdı. Mescid-i Nebevi'nin temellerini attı ve kendisi ashabı ile beraber yaptı. Mescidin kıblesini tayin etmek gerektiğinde, Allah Teala Hazretleri, Onun gözünün önünde Kabe'yi getirdi. diyor. O da Kabe'ye bakarak kıbleyi tespit etti. Kıblemiz, kıble bu taraf. Gerçi o zaman beytülmakdis'ee doğru namaz, Kudüs'e doğru namaz kılınıyordu henüz. Fakat, Efendimiz o zaman Kabe'nin istikametini tayin etti. Çünkü çok istiyordu ki namazları hep Kabe'ye yönelerek kılsın. Onun için Allah Teala Hazretleri bir süre sonra yani Medine'ye hicret ettikten 16 ay sonra, Efendimize, sen Kabe'ye doğru namaz kılmayı çok istiyordun. Hadi bundan sonra Kabe'ye doğru namaz kılın buyurdu. Burada kalalım. İnşallah önümüzdeki derste buradan devam edelim güzel kardeşlerim. Yüce Rabbim, dünyada onun güzel yüzünü göremedik. Ahirette ve Firdevs cennetinde onu görmeyi hepimize nasip eylesin. Bugün gerek memleketinizde, gerek İslam dünyasında, gerekse dünyanın başka yerlerinde sıkıntı içerisinde bulunan, kâfirlerden zulüm gören kardeşlerimize de Cenab-ı Mevla, muin ve müzahir olsun. Ve hepimizi Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vesellemin şefaatına nail eylesin. Amin, Velhamdülillahi Rabbil Alemin. El Fatiha.

peygamberimizin kanını içen sahabe hadisi